Önümde duran ve çorba olduğuna inanmaya çabaladığım bulamaca baktım. Elimdeki kaşıkla biraz karıştırdıktan sonra kafamı kaldırdım, tam karşımda oturan anneme baktım. Annem gaz lambasının ışığında çorbadan daha da iğrenç gözüküyordu ve bana dik dik bakıyordu, benden bir tepki bekliyor gibiydi.
– “Ne bu?”
– “Haydutlar evi yağmaladı. Geride bıraktıklarından da ancak bu çorba yapılıyor.”
– “Ne var bu çorbanın içinde?”
– “Azıcık tavuk suyu var, pirinç var, yumurta, limon suyu ve makedon otu var.”
Kafamı indirip tekrar çorbaya baktım, bir kaşık içtim. Aç olduğum için tadı fena gelmemişti ama barış zamanında olsaydık bu sulu pirincin yüzüne kesinlikle bakmazdım.
– “Köyde su yok.”
Kafamı kaldırdım, anneme baktım. Bir şey söylemediğimden olacak ki, cümlesini tekrarlama ihtiyacı duydu.
– “Köyde su yok.”
– “Kuyudaki su bitti mi?”
– “Haydutlar kuyunun içine bir şey attı. Zehirli bir şey galiba. Keneotu tohumu olabilir, uzaktan iyi göremedim.”
– “Diğerleri de biliyor mu?”
– “Herkes gördü.”
Hemen çorbamı bitirdim ve hızlıca kendimi dışarı attım. Monetini ve Vierstraj’ı kaybetmiş olmamızın şokunu, taşıdığım yorgunluğu üstümden fırlatırcasına uyumuş olmamla birlikte atmıştım. Köyün meydanına doğru yürümeye başladım, meydanı görebildiğim kadar yakına geldiğimde de, Xantes ve Bailder’in yan yana oturduğunu gördüm, önlerinde yanan bir ateş vardı. Yanlarına gidip oturdum, kahve içiyorlard, bana da ikram ettiler. Uzattıkları kahve dolu bardağı aldım ve savaşın çirkinliği, bendeki nezaketi eritmeye yetmemiş olmalı ki, teşekkür ettim. Kahveden bir yudum içtim, ardından da,
– “Niye kahve içiyorsunuz, uykunuzu kaçırır.” dedim.
– “Biz uyuduk zaten.” dedi Bailder.
– “Nasıl yani uyudunuz? Ben ve Pyaedus uyurken, gidip siz de mi uyudunuz?”
– “Evet.”
Ben bir şey söylemeyince, sözü Xantes aldı.
– “İki kişi gözcü kalınca neler yaşandığını sen de gördün Lukafelis.”
Bir şey söyleyemedim, sustum. Bir süre önümde yanan ateşe baktım, ardından da iki elimle tuttuğum kahveye. Uzun uzun baktım, uzun uzun. Ardından da o şok soru oluştu beynimde.
– “Bu kahveye koyduğunuz suyu nereden aldınız?”
Benim normal koşullar içerisinde anlamsız olan bu sorum, onlara, onların koşulları normal sanmasından dolayı anlamsız gelmişti. Bir süre bana baktıktan sonra,
– “Evden aldık suyu.” dedi Xantes.
– “Suyu kuyudan ne zaman çekmiştiniz?”
– “Dün. Niye sordun?”
– “Köyü basanlar kuyunun içine bir şey atmışlar. Zehirli olabilir.”
Xantes’in gözleri fal taşı gibi açıldı.
– “Pyaedus eve gitmeden evvel kuyudan su alacaktı!”
Hemen ayaklandık, ellerimizdeki kahveyi ateşin yanına koyduk ve Pyaedus’un evine doğru koşmaya başladık. Bu sırada,
– “Bu altın bilgi, şimdi mi söylenir insana?” dedi Bailder.
– “Ben de uyanınca öğrendim!” diye bağırdım.
Pyaedus’un evinin önüne geldiğimde kapısını hızlıca çaldık, çaldık, çaldık… kapı açılmadıkça biz daha sert, daha hızlı vuruyor, bir yandan da bağırıyorduk.
– “Ben bir de atölyeye bakayım.” dedi Bailder ve evin yanındaki boşluktan arka tarafa koştu. Xantes de arkasından gitti. Ben bir müddet daha sonra kapıyı çaldıktan sonra durdum. Bu kadar sese ve devinime, ölü bile uyanırdı zira.
Yavaş adımlarla evin yanındaki aralığa girdim, Pyaedus’un evinin arkasındaki, Breulafen’in atölyesine yürüdüm. Dışarıdan baktım, kapı açıktı. Yavaşça elimi kapıya dayadım, ittirdim. İlk önce Xantes’i ve Bailder’i gördüm, ardından da Pyaedus’u.
– “Boş ver, sudan içmiş, zaten ölecekti.” dedim.
Xantes arkasını döndü, bana baktı.
– “Olsun. Yine de çatının taşıyıcı mahyasına ip bağlayıp da kendini asmak başka bir ölümdür. O suyu içip ölseydi, bu davanın şehidi olacaktı. Ama o, bizi yalnız bırakmak istemiş.”
– “O bizi bırakmak istememiştir Xantes. Sadece daha fazla yaşamak, zihniyetine artık gereksiz derecede anlamsız gelmeye başlamıştır. O da haklı.”
– “Sana bir soru Lukafelis! Buraya geldiğimizde, bedenini meydana atıp da kendimizi öldürmeyi teklif etmiştin. Ciddi miydin bunda?”
– “Yapma Xantes, öyle olsa şimdi beni arıyor olurdunuz.”
Söylediklerim mantıklı gelmiş olacak ki, kafasını sallayıp önüne döndü Xantes.
– “Şimdi ne yapacağız?” diye sordu Bailder.
– “Hiçbir şey.” dedim.
– “Belki de şu an hala yaşıyordur, indirsek mi?”
– “İnsan kendini asınca, nefessizlikten dolayı çırpınır durur. Ölünce de daha fazla hareket edemez, bir tek ölmeden önceki çırpınmasının devinimini yaşar. Bir süre sallanır da sallanır. Ama bak Pyaedus’a! Sallanmıyor sağa sola, biz gelmeden evvel çoktan ölmüş belli ki. Hem baksana, vücudunun soğukluğu ta burdan belli.”
Ahşaptan bir tabureye oturdu Xantes ve,
– “Şimdi kaldık üç kişi. Eskiden iki gruba ayrılırdık, bir grup köyde kalır, diğer grup ormana keşfe çıkardı. Şimdi tek bir grup kursak bile eskisine göre eksik kalıyoruz.”
– “Yanlış yaptık Xantes. Yanlış yaptık. Yıldız Dağı’na da beraber çıkacaktık, oradan da hep beraber düşman karargahının olduğu köye gidecektik! Ordu oradan ayrılır ayrılmaz orasının canına okuyacaktık! Biz ne yaptık? Kabuğumuza çekilip düşmanı bekledik.”
– “Ama ordunun nereye gideceğini bilmiyorduk ki Lukafelis… belki bize geliyorlardı.”
– “Olsun. İster bir kişi, ister bin kişi beklemiş olalım… yine de bekledik. Sekiz kişiyi kuvvetten saymayınca, kaldık şimdi üç kişi.”
– “Dediğini hala yapabiliriz Lukafelis.” dedi Bailder. Xantes ile beraber ona dönüp baktık.
– “Evet Lukafelis! Yapabiliriz! Kıçı kırık da olsa birkaç tüfeğimiz var, yemeğimizden ve suyumuzdan fazla cephanemiz var. Bak, köyden insanlar da kaybettik. Muhtarı, kızını, arkadaşlarımızı… bekleyerek de kaybetmeye devam edeceğiz. Hatta kendi canımızı bile. Bari fırsatımız varken, en azından üç kişi deneyelim şansımızı.”
– “Neyin şansı bu Bailder? Amacımız ne olacak ki? Üç kişiyle bir köyü mü zapt edeceğiz?”
– “Hayır, gece vakti gizlice köye yaklaşacağız.”
– “Ee?”
– “Gece vakti etraftaki hiç kimse, köyden arşa yükselen dumanı fark edemeyecek bile!”
– “Ne yani, köyü mü yakacağız?”
– “Hayır, yüreklerimize su serpeceğiz.”
