Geçen zaman içinde farkına vardım ki; dağların yamaçlarında, balçıktan deryaya dönmüş patikalarda, savaşın verdiği tedirginlik yüzünden insanı sürekli huzursuz eden ormanın derinliklerindeyken kendimi daha rahat hissediyorum. Köyüm, bütün hayatımı geçirdiğim o köy, savaş yüzünden artık bana cehennem gibi geliyor. O evleri görmek, o insanları izlemek, o yollarda yürümek yüreğimin derinliklerine bir ıstırap zerk etmeye başladı. Gözlerim görmek istemiyor artık, yıllardır alışık olduğum o manzarayı! Ormanda elimde silahla, belimde fişeklerle gördüğüm her canlıyı öldürmek için tetiklenmiş halde yürümek son günlerimi bir nebze de olsa daha güzel geçirmeme neden oluyor. Biliyorum ki öleceğim, biliyorum ki ömrümün son günlerindeyim ve kalan son saatlerimde iyi veya kötü, anlamlı veya anlamsız, gerekli veya gereksiz bir çaba peşinde olmak, bana ölümü unutturuyor. Sanki hiç ölmeyecekmiş gibi yürüyorum, sanki hep öldürecekmiş gibi etrafa bakıyorum. Ancak evimin önünde, köyün sokaklarında, meydanda elim kolum bağlı bir biçimde oturmak, ölümden başka bir şey düşünememe sebebiyet veriyor. Ellerimi koyacak bir yer bulamıyorum, canım sürekli sigara istiyor ve kaşınıyorum. Ölümü, ölümün nefesini her an ensemde hissederken beklemek son derece sıkıntılı bir durum. İnsanı delirtiyor.
Köydeki bütün cephaneyi topladık, tüm silahları aldık. Köyde yıllardan beridir yaşlı olmaktan başka bir sıfat taşımayan o ölü toprakların yemeklerini bile aldık. Eğer geri döndüğümüzde kimseyi bulamazsak, büyük ihtimalle nöronlarını artık yenileyemeyecek hale gelmiş beyinleriyle ava çıkmışlar demektir. Belki de aç bir şekilde, yolumuzu gözlüyorlar iken bulacağız onları.
Evet, hala yaşadığımız bu anlamsız ve gergin savaşın etkilerinden korunmayı başarıyorum. Üç kişi elimize tüfekleri aldık, düşman karargahının olduğu köye gidiyoruz fakat geri döneceğimize olan inancım tam. Ölüm her ne kadar da çoktan beridir kabul ve hazım ettiğim bir şey olsa da, ölmek imkansız bir olay gibi geliyor. Öldüğümü düşünemiyorum, o son nefesi veriş anımı hayal bile edemiyorum. Hayatın gözümün önünden akıp gideceğini, bir daha dünyayı asla canlı bir biçimde göremeyeceğim o saniyenin geldiği anı düşünemiyorum.
Hava yavaştan ağarmaya başladı, en kötü bir saate köydeki herkes kalkacak. Tabii ölmedilerse bizim köyde olmadığımızı fark edecekler. Belki de korkup kaçtığımızı düşünecekler ve geri dönmezsek eğer, son nefeslerini verene kadar bu böyle kalacak. Varsın öyle olsun, niyetimizi ve eylemlerimizi, intikam adına yürüdüğümüz yolları Tanrı görüyor ya! O bize yeter.
– “Geldik!” dedi Xantes. Birkaç daha adım attıktan sonra bir kayanın dibine oturdu ve işaret parmağını kaldırıp, az öteye doğrulttu.
– “Şu kayalığın önündeki sarmaşıkları kenara çekince aşağı yukarı beş kişilik bir oyuk çıkıyor. Orada yatıp, akşam olunca yolumuza devam ederiz.”
Ne Bailder bir şey söyledi ne de ben. Bailder gitti, Xantes’in yanına oturdu. Bense Xantes’in işaret ettiği sarmaşıklara yönelip içerideki oyuğa baktım. Evet, Xantes’in dediği gibi içeride aşağı yukarı beş kişilik yer vardı fakat iş yatmaya gelince, üç kişi içeri zor sığardı. Bu durumda yapacak hiçbir şeyimiz de yok, belki de son uykumuzda birbirimize sarılıp uyumak varmış.
Kafamı oyuğun içinden geri çektim ve onlara dönüp,
– “Şimdi ateş yakmayalım, etraftan gören olur. Mühürlü etlerden yiyelim, sonra siz yatın. Benim pek uykum yok, etrafı gözlerim.”
Hiçbir şey söylemediler, öylece bir süre bana baktılar. Ardından Bailder, hayvan postu ve bitki elyafından yapılma çantasını eline aldı, içinden büyük bir bez parçası çıkardı. Bezin içini açtıktan sonra, içerisinde duran eti göz kararıyla üçe kesip, ilk parçayı bıçağının ucuyla bana uzattı. Bailder’e yaklaştım, parmaklarımın ucuyla eti aldım ve dağların aşağısına, düşman karargahının olduğu köye baktım. Hiçbir hareketlilik yoktu, köy terk edilmiş gibiydi. Parmaklarımın ucunda tuttuğum yumruk boyutundaki eti yemeye başladım. Eğer akşam ateş yakıp da iki tane patates yemeye ve kahve içmeye yetmezse ömrüm, işte yediğim son yemek bu olacaktı. Şarap veya ekmek değil, işte bir parça et. Şarap veya ekmek değil, belki de patates ve kahve. Şarap veya ekmek değil, belki de onların dışında her şeydi son akşam yemeğim.
Öylece uzaklara dalıp bir şeyler düşünmeye devam ederken, Xantes’in sesiyle irkildim.
– “Biz yatıyoruz.”
Arkamı döndüm, kafamı salladım ve elimdeki eti ağzıma attım. Adetimdi, son lokmalarımı uzun uzun çiğnerdim fakat bu lokmaya aynı muameleyi göstermedim. Öylece birkaç kez çiğnedikten sonra yuttum, et, kurumuş boğazımdan aşağı doğru zorlanarak indi. Düşman karargahının olduğu köye bakmaya devam ettim, hiçbir hareketlilik yoktu. Sırtıma geçirdiğim silahı çıkardım, azıcık ilerleyip dağın yamacına yakın bir yere oturdum ve silahı iki bacağımın arasına koydum.
Onlar da insandı, onlar da nefes alıyordu, onlar da yemek yiyor, uyuyorlardı. Biz de insandık, biz de nefes alıyorduk, biz de yemek yiyor, uyuyorduk. İki tarafın da güvendiği bir ordusu vardı, o iki ordu, iki tarafı da şimdi sahipsiz bırakmıştı. İki tarafın da içerisinde bulunduğu bir devlet vardı, o iki devlet, iki tarafı da şimdi kaderine terk etmişti. Ve şimdi iki taraf, gözle göremediği bir sınırı koruyabilmek için birbirini öldürmeye çalışıyordu. Oysaki şu anda düşman karargahının olduğu o köy tam karşımda, kendi köyümle kıyas ettiğimde neredeyse hiçbir fark göremiyorum.
Ordular gider, devletler yıkılır. Kötüler ölür, iyiler ezilir. Karnı toklar acıkır, açlar suç işler. Silahlar patlar, mermiler saplanır. Ağaçlar kesilir, insanlar ölür. Bu dünyada her şey yaşanır ve hepsinin sonunda arta kalan, henüz kimse tarafından sözcüklere dökülememiş olan bir isyanın ruhudur.
