Hayat, onu neye benzetirsen odur diye düşünürdüm hep. Şu anda düşünüyorum da, hayatı hiçbir şeye benzetemiyorum. Eskiden hayat benim için bir oyun alanıydı. Koşturacağım, zıplayacağım, eğleneceğim bir oyun alanı… sonra değişti, keşfedilmesi gerekilen bir gizeme dönüştü. Köyümden kuzeye yürüdüm, döndüm. Güneye yürüdüm, döndüm. Doğuya, batıya, ara yönlere de yürüdüm, yine döndüm. Dönüşlerimin nedeni havanın kararmasıydı. Çok geç olmadan köyüme dönmek için gidemedim daha fazla ileri, önümde uçsuz bucaksız topraklar vardı da getiremedim sonunu. Hiçbir zaman, daha da ilerisinin gizemini çözemedim. Zincirlenmiş gibiydim bu köye, zincirimin yettiği kadarıyla uzaklaşabiliyordum ve işte şimdi de onun için ölmek üzereyim. Evet, öleceğim. Her ne kadar tam manasıyla hazmetmesem de, her ne kadar alışamasam da, öleceğim… hem de bu, artık hayat gözümde hiçbir anlam barındıramıyor iken gerçekleşecek.
Bedenim yığılacak bir toprak parçasının üstüne, bir süre sonra nefes almayacağım. Kanım akacak toprağa, bir süre sonra kuruyacak. Ruhum yükselecek arşa, bir vakit sonra kaybolacak. Sonra çürüyecek cesedim, hayvanlara yemek olacak. Kemiklerime, iliklerime kadar kaybolacağım. Ancak bir tek düşüncelerim kalacak insanoğluna. Yıllarca evvel kara kapaklı kitapta okuduklarım sonucu içimde yeşeren, bu anlamsız sinir harbiyle dallanıp budaklanan o fikirlerim ilelebet yaşayacak. Beden ölür, ruh havaya karışır, düşünceler kalır. Zira o kadar aciz varlıklarız ki, ne toprak ne de hava kabul eder düşündüklerimizi. Ben de işte, bırakacağım insanoğluna, fikrimin aciz tohumlarını. Tıpkı bana nereden geldiğini bilmediğim gibi, insanlar da onlara bu düşüncenin nereden geldiğini bilmeyecek. Ancak bu koca halkada, ben görevimi yaptım işte. Şimdi ölsem bile, anlamsızlığın yetiştirdiği daha çok ‘ben’ doğacak.
Benden öncekiler yandı, dünya hala karanlık. İşte şimdi ben yanıyorum ve hala karanlık. Daha çok kişi yanacak belki de ama sanki bu karanlık, çıkmayacak gibi aydınlığa. Bir şiir gibi geliyor kulağa ama gözümün gördüğü sadece karanlık ve dünya sanki hep kırmızı. Ateşin ve kanın kırmızısı.
Bir ses duydum arkamda, adım sesi. Dönüp baktım hızlıca, Xantes yanıma doğru yürüyordu. Geldi, yavaşça yanıma oturdu,
– “Azıcık da sen yat istersen.” dedi.
– “Hayır. Uykum yok.”
– “İpin koptuğu yerdeyiz Lukafelis, uykunu almalısın. Ölebiliriz de, özgür kalabiliriz de.”
– “Özgür kalmak mı?”
– “Evet. Bakarsın ölmeyiz, bakarsın bitiririz bu savaşı. Ne düşman kalır ne de yaban. Köyümüz de eski huzuruna kavuşur, barışın özgürlüğünü yaşamaya kaldığımız yerden devam ederiz.”
– “İnsanın özgürlüğü; istediği her şeyi yapabilmesinde değil, istemediği hiçbir şeyi yapmak zorunda olmamasındadır. der Jean Jacques Rousseau. Savaş bitse bile, biz yine bir şeyleri yapmak zorunda olacağız… hem de ölene dek.”
– “Kim demiş?”
– “Jean Jacques Rousseau.”
– “Kim o?”
– “Şahsen tanımıyorum.”
– “Nereden tanıyorsun?”
– “Belki bir kitaptan, belki de hiçbir yerden.”
– “Güzel konuşmuş.”
– “Herkes güzel konuşur aslında. Sadece bazılarını anlayabiliriz.”
– “Neyse… artık bir ateş yakalım mı? Hem ısınırız, hem de son yemeğimizi yeriz.”
– “Olur.”
Xantes kalktı ve gidip Bailder’i uyandırdı. Ardından birkaç çalı çırpı toplamaya gitti, Bailder ise çantasından patates ve kahve çıkardı. Onların bu hazırlığını izledim, yardım etmedim. Sanki tüm vücudumdan kan çekilmişti, gücüm kudretim kalmamıştı. Ne ayağımı ne elimi kaldıracak istencim yoktu. Sanırım ölüme yaklaşmak, bende yorgunluk yarattı.
En sonunda Xantes ateşi yakmayı başardı ve Bailder de patatesleri ateşin yanına dizdi. Kahveyi demlemeye hazırlanırken oturduğum yerden kalktım ve yanlarına oturdum.
Ateş çok parıldamıyor idi, düşman karargahının olduğu noktadan görülemeyecek kadar soluktu. Ve gece, ateşimizin dumanını belli etmeyecek kadar karanlıktı. Bu bir yandan daha da iyiydi, bu gece düşman köyünü yaktığımızda dağların arkasında yaşayan hiç kimse o dumanları fark etmeyecekti.
– “Yapacağımız iş… daha şimdiden pişmanım.” dedi Xantes.
– “Başka şansımız yok, ya onlar ölecek ya da biz.” dedi Bailder.
– “Peki ya niçin günaha giren taraf biz oluyoruz?”
– “Neyin günah olduğunu ancak Tanrı bilir.”
– “Neyin günah olduğunu ben de, sen de iyi biliyoruz Bailder!”
– “Tanrı kadar iyi bilmiyoruz.”
– “Koca bir köyü yakmaya gidiyoruz… öldüğümüzde yaktığımız o ateşler içinde biz yanacağız, sen de farkındasın bunun.”
Bütün bu konuşmayı sessizce dinliyordum ki, tartışmanın büyüyeceğini hissedince,
– “Ne yapalım Xantes, vazgeçemeyiz.” dedim.
Xantes bana baktı, göz göze geldik.
– “Evet, vazgeçemeyiz. Ama ölünce bizi neyin beklediğini de bilmezlikten gelmeyin.” dedi.
– “Eğer hiçbir şey yapmazsak bizi neyin beklediğini biliyoruz Xantes… ve onu bilmek bana fazlasıyla yetiyor.”
