Yanan Cennetin Ölüleri – 16

Gecenin karanlığında barınan soğuk burnumdan içeri giriyor, sinüzitlerimin çıkışında hoş bir hissiyat bırakıyordu. Yutkunduğum vakit de, az önce kahve içmiş olmama rağmen boğazımda süt tadı hissediyordum. Ya öleceğim günü yanlış seçmiştim ya da ölüme beş kala ölümün lezzetini hissediyordum vücudumda. Üstümdeki kıyafet daha bir yumuşak geliyor, bastığım toprak çamur olmamasına rağmen sanki içine göçüyordu. Bulutların üzerinde yürüyormuş ve ara sıra eğilip ağzıma bir parça bulut atıyormuş gibi hissediyordum. Her nefesimde, her yutkunuşumda, her adımımda, hayat daha önce hiç olmadığı kadar lezzetliydi.

Sönmek üzere olan ateşin üzerine biraz toprak attım ve ayağa kalktım. Yerde duran silahımı aldım, omzuma taktım. Belime, göğsüme taktığım fişekliği düzelttim, işte hazırdım. Ölmeye, öldürmeye, yeryüzündeki tüm canilikleri yapmaya hazırdım.

Xantes geldi yanıma ve sönmüş ateşin üzerine elinde tuttuğu bardakları attı. Ardından da,

– “Bırakın, bırakın gereksiz ağırlıkları.” dedi.

– “Gereksiz ağırlıklar mı?” diye sordum.

– “Evet.” diye cevap verdi.

– “Ne var ki üzerimizde gereksiz? Silah, mermi, bıçak… başka hiçbir şeyimiz yok. Ne bir parça et, ekmek var ne de su.” diyerek araya girdi Bailder.

Xantes sabit bir noktaya bakarak derin bir nefes çekti içine,

– “O zaman sizi yaşamda tutan nedeni bırakın. Varsa aile sevginizi, varsa aşkınızı, varsa hayallerinizi, hepsini bırakın.”

Xantes sözünü bitirdikten sonra başını yavaşça kaldırıp bana baktı. Bir süre ona baktıktan sonra dönüp Bailder’e baktım, o da Xantes’e bakıyordu. Xantes döndü yavaşça, Bailder’e baktı, Bailder de bunun üzerine bana baktı. Saniyeler boyunca dönüp birbirimize baktık ve kimse hiçbir şey söylemedi. Bunun üzerine silahımın kayışından tuttum,

– “Sahi! Ne için yaşadık biz bunca zaman?” diye sordum.

Ölmek için mi yaratılmıştık? Veyahut öldürmek için mi? Hadi, en kötüsünü düşüneyim, nedensiz yere mi yaratmıştı bizi Tanrı?

Xantes yavaşça yürümeye başladı, aramızda bu ormanı, dağları en iyi bilen oydu. Gecenin karanlığında hiçbir aydınlatmamız olmadan düşman karargahının olduğu köyü bulabilecek miydi bilmiyorum fakat en azından bu güne kadar Tanrı’ya ne kadar inandıysam, ona da o kadar inanmaktan çekinmiyordum. Zaten eğer yolu bulamazsa, onun aslında var olmadığını da söyleyemezdim. Tanrı’ya inanmak beni inançsız yaptı fakat Xantes’e inanmanın hiçbir kötülüğü olamaz.

Bailder’in önünde, Xantes’in arkasında yürümeye başladım. Yavaşça dağdan aşağı doğru iniyorduk. Planımıza göre Bailder köyün arka tarafında yangın çıkartacak, Xantes ile ben köyün ön tarafında siper alacaktık. Yıldız Dağı’nın eteğinden baktığıma göre planımız iyi işlerdi çünkü köyün arka tarafında gidilecek bir yer yoktu, köyün kuyusu ise ön tarafta kalıyordu. Yani insanlar canlarını kurtarmak için de, ateşi söndürmek için de illa ki Xantes ve benim olduğum yere gelecekti. Biz ise gecenin karanlığını yırtacak mermileri ateşleyecek, açıkçası bir insan avı gerçekleştirecektik. Tek sıkıntımız kişi sayısıydı.

Eğer son günlerde köyümüze gelen eli silahlı piçler düşman karargahının olduğu köydense, emindim ki bu saldırıyı asla beklemiyor olacaklardı. Zira onlar bize gecenin bir yarısı tek yönden saldırmıştı. Biz ise onlara, güneş açmadan yarım saat evvel iki yönden saldıracaktık. Ve onlar gibi merhametli davranmayacak, köyü yakacaktık. Planımıza göre biz köyün ön girişinde beklerken, Bailder köyün arka tarafını ateşe verecekti. İlk evi yaktıktan sonraysa, köyün doğu tarafından önüne gelen her evi yakarak yanımıza ulaşmaya çalışacaktı. Bu güne kadar gözümüze adamakıllı bir uyku girmesine engel olan bu sorunu, sabah güneşini onlara olduğundan daha erken getirerek çözecektik.

Nihayet ormanın derinliklerine girmiştik ve ayın ışığını da kaybetmiştik. Kafamı kaldırdığımda, bu koca ağaçların uzun dallarından başka bir şey göremiyordum, gökyüzünün rengi kırmızıya dönse dahi fark edemezdim.

Xantes etrafa beş defa bakıyorsa, bir adım atıyordu. Tek bir hatalı adımda bile yönümüzü kaybedebileceğimizi o da biliyordu. Eğer yönümüzü kaybedip de şans eseri başka bir köye denk gelsek, büyük ihtimalle o köyü yakıp yıkacaktık. Etraf o derece karanlıktı, biz de o derece kararlıydık.

Yüzüstü uzandım yavaşça, kafamı önümdeki toprak birikintisine yasladım. Odaklanmaya çalıştım sese, tek bir ses. İnsanların çığlığına.

Buradan bakılınca köy terk edilmiş gibiydi. Nöbet tutanı, etrafta gezeni yoktu, camından ışık gelen ev de göremiyordum. Derin bir sessizliğe ve karanlığa hapsolmuş gibiydi köy.

Saniyeler geçmeye değil, akmaya başlamıştı sanki. Katı bir maddenin sıvılaşıp yavaşça akması gibiydi sanki, hayat yavaşlamıştı. O aldığım tatlı nefesler sanki saniyelik değil saatlik bir olaydı. Gözümü kırpmam, yutkunmam, her şeyim yavaşlamıştı sanki. Kafamı kaldırıp da köye baktığımda, gözümün gördüklerine ancak saatler sonra anlam veriyormuş gibi hissediyordum. Değişik bir duyguydu.

Xantes’e baktım yavaşça, köye odaklanmıştı gözleri. Terlemişti, bu ayaz normalde insanı tir tir titretirdi fakat böyle bir gerginlik insanı rahatlıkla terletebilirdi, anlamsız bir olay değildi bu.

Gökyüzünün karanlığı sabahın mavisiyle bulanırken nihayet savaşın verdiği zulümle kirlenmiş bir çığlık işitti kulaklarım. Aniden irkildim, sanki bunu beklemiyor gibiydim. Ne yapacağımı bilmiyordum, orada bir insan feryat figan bağırırken, kalkıp da ona yardıma koşmuyordum. Aksine onun ortalık bir yere çıkmasını bekliyor, göğsüne bir mermi mıhlamak için zaman kolluyordum. Ne için? Niçin yapıyordum bunu? Çünkü ben onlara yapmazsam, onlar bana yapacaktı bunu. Peki ya onlar niçin yapacaktı bunu bize? Çünkü onlar yapmazsa biz yapacaktık ve işte şimdi biz yapıyorduk! Peki ya niçin?

Çığlıklar büyüdü, çoğaldı. Sabahın mavisine nispet yapan bir kırmızılık sezdim. Bailder bize yaklaşıyor olmalıydı, zira ateş görebileceğimiz kadar yaklaşmıştı bize.

Kafesteki göğsümü titreten bir ses patladı kulağımın dibinde. Hemen döndüm, Xantes’e baktım.

– “Artık dönüş yolu kalmadı.” dedi ve tüfeğine yeni bir mermi koydu. Ben de hemen nişan aldım, yavaş yavaş köyün kuyusuna doğru koşmaya başlamış yaşlı insanlara ateş etmeye başladım. Birkaç el tüfek sesinden sonra kuyuya yakınlaşmış kişilerin yere yığıldığını gören arkadaki köylüler hemen saklanacak bir yer aramaya başladılar. Ateş de bize doğru iyice yaklaşmıştı ki, Bailder’i elinde meşalesiyle gördüm. Elindeki son meşaleyi de bir eve attı, biraz ilerledikten sonra, ateşten zarar görmeyeceğini düşündüğü bir yere siper alıp, ateş etmeye başladı. Xantes de bu arada durmadan ateş ediyordu. Bense bir etrafa bakıyor, bir ateş ediyordum.

Anlamsız bir savaşta öleceğimi düşünüyordum, ta ki savaşana kadar. Buna anlamsız denemez! Şu an içerisinde bulunduğum duruma anlamsız dersek, manasını kaybetmiş her şey isimsiz kalır. Savaşa daha ağır bir sıfat eklemek gerek: Ona ne anlamsız, ne katliam, ne de sadece acı demeliyiz. Savaş bir yaşam, savaş kaderine yenik düşen her neslin hayatıdır.

Evet, tüm bunları birilerinin cennetini yakarken düşünüyorum. Ve işin kötüsü, yanan cennetin ölüleri bana hiçbir şey ifade etmiyor. Benim için zaten hiç yaşamamışlardı, ölmeleri de bir iz bırakmıyor beynimde. Hatta onlardan bazılarını benim öldürmüş olmamı bile garipsemiyorum. Tüfekle insanlara hedef almaya başladıktan sonra fark ettim ki: Hayalperest olduğun kadar acımasız da olacaksın ki, yansın yanabildiği kadar cennetler! Ve işte her ağaç bir odun kömürüne dönüştüğünde, belki yeni bir düzen arar insanlık. Neyse, ilk ateşi biz yakmış olalım da, söndürecek olan düşünsün ne yapacağını. Aynı, dünyada şu ana kadar yaşandığı gibi; biri yer, biri yakar.