Yavaş adımlarla patikada yürüyor, üstümden, yaklaşık bir saat önce yaşadığım şokun etkisini düşüncelerimle atmaya çalışıyordum. Zira güneş gecenin karanlığını yenmek üzereyken, eskiden düşman karargahının olduğu köyü yakıp yıkarak, yalancı bir güneş doğurmuştuk oraya! Önümüze ne eli silah tutan bir erkek ne de düşman askeri çıkmıştı. Bailder köyün üst girişinden başlayarak tüm doğu kısmını yakarak yanımıza gelmiş, biz de o sırada Xantes ile köyün meydanına ve kuyusuna koşan insanlara ateş etmeye başlamıştık. Bailder başarıyla yanımıza ulaştığında o da ateşimize destek vermiş, ufak çaplı bir katliama başlamıştık. Köyün yarısı yanıyordu, yerlerde insanlar yatıyordu, inliyorlardı. Kurşunumuzun isabet etmediği insanlar ise ya saklanıyor ya da saklanacak yer arıyorlardı. Gecenin iyice maviye dönen karanlığı güneş tarafından aydınlatılacakken, puslu hava turuncu bir ışıkla bulanıyor, içimde, hayatımda daha önce hiç yaşamadığım bir hissiyat yaratıyordu. Bu köy baskınına karar verdiğimizde böyle bir şey yaşayacağımı tahmin etmemiştim. Hatta ilk kurşunu sıkana kadar bile farkında değildim bu durumun! Kendimi günlerdir öyle bir alıştırmıştım ki öylece öleceğime, teker teker her günden sağ kurtulmuş ve ecelimizin kökünü kazımış olmamızın hiçbir gerçekliğini düşünmemiştim. Bedenime girecek acı bir kurşun, canımı acıtacak süngü darbeleri, beni parça parça ayıracak bir bomba beklentisiyle öyle bir duruma gelmiştim ki, sağ kaldığımda neler yapacağımı, neler olması gerektiğini hiç düşünmemiştim. Şimdi, belki de bir imkansızı başardık, belki de bu savaşı kazandık ve şimdi, elim ayağım titriyor ve aklımı kaybedecek gibiyim. Şimdi, şimdi, şimdi! Hiç, böyle bir ‘şimdi’ düşünmemiştim. Devletlerin bize miras bıraktığı bu küçük köy savaşında biz kazandık! Köyü yaktık, yıktık ve neredeyse herkesi öldürdük. Köylülerin bir kısmı ateşten kaçtı, mermilerimizden kaçamadı. Bir kısmıysa mermilerimizden kaçtı, ateşten kaçamadı. Bir kısmıysa, her şeyden kaçtı ve ormanın karanlığına sığındı.
Köydeki cesetlerin arasında gezdikten ve etrafı kolaçan edip yola çıktığımızdan beri hiçbir şey konuşmamıştık. Xantes önümde yürüyor, köye gideceğimiz yolu bulmaya çalışıyordu. Bense onun arkasında, tüfeğimi omzuma almış yaşadığım hissiyata anlam vermeye çalışıyordum. Arkamdaysa Bailder, muhtarın kızına eşlik ediyordu. Evet, muhtarın kızını kurtarmıştık ve şimdi annesinin yanına geri götürüyorduk. Belki de çoğu şeyden önce bu savaş, köyümüzün namusunu temizlemiştir! Ah Tanrım, doğru bir şey yaptığımıza inanmak için öylesine büyük bir çaba gösteriyorum ki içimde, daha önce hiç bu kadar büyük bir istençle tutunacak bir dal aramamıştım kendime. İnsanlar kaybettik, insanlar öldürdük, önce elimizden hiçbir şey gelmedi ve sonraysa eyleme geçmekten hiç çekinmedik!
Xantes bir anda arkasını döndü, yüzünde iğrenç bir ifade vardı ve sanki göğüs kafesi oldukça hafif bir şekilde titriyordu. Kurumuş dudaklarını diliyle ıslattı ve,
– “Sanırım köye yaklaştık.” dedi.
Bulunduğumuz durum ile oldukça alakasız olsa da hastalıklı bir şekilde gülümsedim,
– “Ne oldu? Tanıdık bir ağaç mı gördün?” diye sordum.
Bir süre bana baktı, sonra gözlerini Bailder’e dikti. Ne olduğunu anlamaya çalışırken muhtarın kızı,
– “Kül kokuyor.” dedi.
Havaya baktım, ilerilerden bir yerlerden hafifçe duman yükseliyordu. O an anladım ki, bu savaşı sadece biz kazanmamıştık.
