Yanan Cennetin Ölüleri – 18

Dünya böyle bir yer olmak zorunda mıydı? Devletlerin birbirleriyle savaştığı, arada halkların ezildiği ve insanların öldüğü ve her yerin kan gölüne döndüğü bir dünyada yaşamak zorunda mıydık? Bitmek bilmeyen savaşların yaşandığı, devletlerin çöktüğü ama savaşların bitmediği bir dünya mıydı ilk insanların hayali? Ya da Tanrı mı istedi bu düzeni? Kafam karmakarışık, ne olup bittiğine anlam bile veremiyorum. Şöyle ki; köyün girişinde Xantes ve Bailder ile oturdum, yangını yavaşça sönmeye başlamış köyümüzden arşa çıkan dumanı izliyorum. Muhtarın kızı ise annesinin cesedinin üstüne kapaklanmış, sessizce ağlıyor. Her yerde cesetler var ve neredeyse tüm evler harabeye dönmüş. Aynı şey gibi, şey… eskiden düşman karargahının olduğu o köy gibi. Tanrı haklı! Sabahleyin arkamızda ne bıraktık ki, öğleyin önümüzde ne bulalım!?

Artık buralarda beşeri bir yaşam kalmadı. Bu toprakların insanları öldü, bu toprakların barınakları yandı, bitti, kül oldu. Otlar, sarmaşıklar, ağaçlar, arılar ve kuşlar buralarda yaşamaya devam edecek ama biz olmayacağız. Biz buralarda olmayacağız çünkü biz savaştık! Biz buralarda olmayacağız çünkü devlet kurduk ve kavga ettik. Bizim yaptığımızı yapmayan her şey, buralarda olmaya devam edecek.

Değişik bir şokun etkisindeyim. Önce, senelerdir aynı sokakları paylaştığım insanların yiyeceklerini ve sularını alıp iki kişiyle beraber dağa çıktım. Ardından düşmanımız da olsa özünde insan olarak bir sürü kişiyi vurdum, yakılmalarına göz yumdum. Ardından köyüme geri döndüm ve ne halde olacaklarına zerre önem vermediğim insanların cesetleriyle karşılaştım. Şimdi de senelerdir neredeyse her gün gördüğüm evlerin ateşinin sönmesini izliyorum. Kendime yabancılaşmam mı gerek? Korkmam, ağlamam, üzülmem mi gerek? Hiçbir şey düşünemediğim gibi hiçbir şey de hissedemiyorum şu anda. Bugüne kadar görmüş olduğum hiçbir insanı bir daha hiç göremeyeceğim. Bugüne kadar yaşamış olduğum bu yerde bir gün daha geçiremeyeceğim. Her şeyimi, bildiğim ve gördüğüm, hissettiğim ve sahip çıktığım her şeyi kaybettim. İçimdeyse, yaşadığım hiçbir şeye anlam veremediğimi bana hatırlatan değişik bir boşluk duygusu var. Doğduğumdan beri yarınım hakkında hiçbir sağlam öngörüde bulunamamış olsam da, şu anda öyle bir boşluğun içinde asılı duruyor ki ruhum; yarınım, benim için büyük bir korku unsuru haline bürünüyor. Savaş çıktığından beri yarın yaşamıyor olacağımı düşünmek beni korkutuyordu, şimdiyse, yarın da yaşayacak olmanın verdiği bir korku ile kaldırılamaz bir ağırlığın altında eziliyorum. Tanrım! Sana sesleniyorum! Ne yapacağız biz?

Burnuma keskin yanık kokuları geliyor, derin derin çekiyorum içime. Başım ağrıyor, yorgun ve biraz açım. Açıkçası berbat, hatta berbat ötesi bir haldeyim. Üç erkek oturduk, acizliğin tiyatrosunu oynuyoruz. Az ötemizde ise bir genç kız, annesinin kurşun yemiş cesedine sıkı sıkıya sarılmış, hıçkırıklara boğularak ağlıyor. Hadi biz elimize silah aldık da, karşılık vermeden ölmemek için devletin savaşını yüklendik; peki ya bu kız? Bu genç kızın ne suçu vardı? Savaştan önce evinde annesine işlerinde yardım ediyordu, savaş zamanı da evinde oturuyor, annesine işlerinde yardım ediyordu. Hiçbir zaman ne eline silah aldı ne de savaş çığırtkanlığı yaptı. Ne bir can aldı ne de bir kötülük yaptı. Hadi biz bir suç işledik de cezasını çekiyoruz, peki ya masumlar ne olacak? Şu anda köyün sokaklarına yayılmış olan yaşlı insanların cesetleri? Kendini koruyacak düzeyde olmayan insanlar? Hepsinin kanı çakıl taşlarının üstünde kurumuş vaziyette. Ne tür bir zafer, katledilen onca insanın acısını hafifletebilir ki? Yanlış yaptık biz, çok yanlış yaptık. Burada kös kös oturup, tanıdığımız tüm insanlarla hep beraber ölmeyi bekleyecektik. Biz bunu yapmadık ve şimdi ömrümüz boyunca bizi asla rahat bırakmayacak bir tecrübe edindik.

Kafamı hafifçe kaldırıp Xantes’e baktığımda, köyün çıkışına doğru dikkatlice baktığını gördüm. Gözlerimi hemen o yöne çevirdim ve birisinin bize doğru yaklaştığını gördüm. Üstünde yeşil bir gömlek ve aynı renkte bir pantolon vardı. Dizinin altına kadar çıkan bir bot giymiş, omzuna da kahverengi bir çanta takmıştı. Bize doğru yaklaştıkça iyiden iyiye alnındaki terleri fark etmeye başlamış, aramızda beş metre kala da oldukça yorgun olduğunu iyi bir şekilde görmüştüm. Yabancı, bize birkaç adım uzaklıktayken durdu,

– “Burası neresi?” diye sordu.

Xantes yutkundu ve,

– “Bizim yanan cennetimiz.” dedi.

Yabancı kendine bir çeki düzen verdi ve beline astığı matarasından birkaç yudum su içti. Gömleğinin koluyla ağzını sildikten sonra da,

– “Burası R.. Köyü mü?” diye sordu. Onu başımla onayladım, yabancı ise etrafa baktı.

– “Ne oldu buraya?”

– “Savaş hali.”

– “Savaş hali mi? Ama iki gün önce barış imzalandı!”

Xantes ile birbirimize baktık, göz göze geldik ve onda, bedeninin derinliklerinde derin bir yorgunluk olduğunu hissettim. Ardından yabancıya dönüp,

– “Buralarda ne işin var?” diye sordum.

– “Görevliyim… savaştan sonra olan biteni rapor etmek için geldim. Burada ne olup bittiğini bana anlatmanız gerekecek.” diye cevapladı beni. Bunun üzerine Xantes oturduğu yerden kalktı ve yabancıya doğru birkaç adım attı.

– “Burası… bizim yanan cennetimiz. Yerde yatanlar da… yanan cennetin ölüleri. Bu köyü de siz yaktınız!”