Yanan Cennetin Ölüleri – 2

Köyün sokaklarında elimden geldiği kadarıyla sessizce yürümeye çalışıyorum. Yanımda Xantes de var ancak bu konuda hassas değil. Her adımında çakıl taşlarından sinir bozucu bir ses çıkartıyor, birkaç adımından birindeyse omzuna taktığı silahın dipçiği kemerine çarpıyor. Onu bu konuda uyarmaya niyetim de yok, ona ses çıkarmamasını söyleyemem. Zira eğer ricamı lütfedip de yerine getirirse, gergin bir bekleyişle geçen gecemiz tamamıyla büyük bir sessizliğe gömülecek. Eğer Xantes bu sinir bozucu sesi çıkartmazsa, kulaklarımızın meşgul olmaması sebebiyle hemen bir şeyler düşünmeye başlayacağız. Ve tabii ki de bu düşünceler pek hayırlı, güzel düşünceler olmayacak. Karanlığın altında sessizce, avına yaklaşan bir aslan edasıyla yürüyecek, düşman ordusunun ne zaman buraya geleceğini, ne zaman öleceğimizi, ölmeden önce daha kaç kere daha nefes alıp vereceğimizi düşüneceğiz. Konuşacak bir şey yok, düşüncelerse bozgunun habercisi. Ey ulu Tanrım, parlak yıldızların, gecenin siyah çarşafının, var olduğu iddia edilen onlarca galaksinin üstünden izlemekle meşgulsen bizi, ne olur acısız bir ölüm yaşat bize! Zaten yıllarca bu köyde zincirli kaldık, zaten yıllarca bitmeyen bu savaşın en acı tanıkları olduk, bir de kalkıp acı çektirerek öldürürsen beni, şu an omzumda duran silah, senin yanındayken gözlerim olacak. Şu anda neye benzediğini bilmesem de öyle bir bakacağım ki sana, ben öldükten sonra doğanlar acı nedir bilmeyecekler.

– “Bir sigara içmem lazım.”

Xantes’in bu küçük cümlesini duyduktan sonra tüm düşüncelerimden aniden ayrıldım. Öyle ki, düşüncelerim bir anafora yakalanmış da, giderin deliğinden döne döne akıp gitmiş gibi hissettim.

– “Benim de içmem lazım ama yürüyerek olmaz, bir yere saklanalım. Zira etrafta bir düşman gözcü varsa, köyde gördüğü o küçük kırmızı ışığın biraz yanına ateş ettiğinde, birimizin beyni dağılır.”

Küçük bir gülme sesi geldi. Xantes ölümden korkmadığı için gülmüyordu, emindim ki, yaşama şansımızın yüksek olduğu şeyleri dile getirince aslında ne kadar da olağan dışı durduğu gerçeğine gülüyordu. Bu durum benim için de komikti fakat uzun zamandan beri gülmeyi tercih etmiyordum. Zira insan hayattaki en ufak bir çarpıklığa tanıklık edince bile hiçbir zaman tebessüm edemeyecek hale geliyor. Eğer çok ufak bir kötülüğe tanıklık ettikten sonra gülmeyi unutmuşsanız; ya empati gücü yüksek bir dahisiniz ya da en ufak şeyi bile yüreğinde sıkıntı olarak taşıyabilen bir aptalsınız. Ben hangisiyim bilmiyorum, açıkçası merak da etmiyorum. Çünkü birkaç dakika sonra, birkaç saat sonra, birkaç gün sonra kesinkes ölecek birisi için bu tür kişisel meseleler manasız bir uğraşa döner.

Köyün yolundan ayrılıp, iki gün önce harabeye dönmüş evin içerisine girdik. Sağlam kalan tek duvara yaslanıp, vakti zamanında sıcak bir yuvanın odası olan bu salonda birer sigara yaktık. Bundan sonra çoğu gecelerimiz böyle geçecekti işte. Köyde eli silah tutabilecek insan bulamadığımız sürece her gece Xantes’le devriye gezecek, burada sigara içecek, düşmanın gelmesini gözleyecektik. Kaldı ki yapabileceğimiz daha fazla şey de yoktu, bir tek düşmanı gözleyebilirdik. Baskın yapmaya çalışan düşmanı görecek, köyü ayağa kaldıracaktık. Altı tane silahla, bir yığın yaşayan cesetle düşman ordusunu yenemezdik. Hatta bırak yenmeyi, geri çekilmelerini sağlayacak bir gücümüz, organizasyonumuz da yoktu. Bunlara rağmen beni bu işe iten tek şey, hasırdan yatağımda yatıp, tavanı izleyerek düşmanı bekleyecek bir yüreğimin olmamasıydı. Eğer düşman geldiğinde gözlerim açık, bilincim uyanık ise, kesinlikle elimde silah olmalıydı. Hepsini öldüremezdim fakat en azından öleceğimi anladığım an, bir köşede şerefimle intihar edebilirdim. Dayardım tüfeği çenemin altına, gözlerimi kapatır, son kez dünyayı dinler, hatırlamaktan keyif aldığım anılarımı son kez hızlıca gözden geçirir, sonra da basardım tetiğe. Kim bilir, belki tüfeğin çıkardığı sesi bile duymadan, ulaşırdım kollarını bana açmış duran Tanrı’ya.

– “Belki de son sigaramız.” dedi Xantes. Onun bu sözüne pek fazla itibar etmedim, çünkü artık bu toprakların gerçeğiydi bu. Hemen birkaç kilometre ötede düşman olmasa bile, burada içilen her sigara son sigara olabilir. Yabani otlarla dolu, belki yüz, belki de bin yıllık ağaçlarla çevrili, toprağı hastalanmış olan bu coğrafyada ölüm Azrail için bile sürpriz olmamıştır hiçbir zaman.

– “Belki… belki de ilk sigaramızdır.”

Xantes’e baktım, karanlığı yırtarak bana ulaşan gözlerinin ferini gördüm. Bana hastalıklı bir biçimde bakıyordu.

– “Nasıl yani? Nasıl ilk sigaramızdır?”

– “Laf işte, olur ya hani bazen, konuşmak için konuşursun.”

– “Bizim öyle bir lüksümüz yok… biz ne konuşmak için konuşabiliriz, ne de ölmek için ölebiliriz. Bizim her hareketimizde bir anlam yatmalı ki, çektiğimiz çilelere değsin. Yoksa Tanrı’nın karşısına çıktığımızda, nasıl hesap veririz o kutsal şarlatana?”