Köyün etrafını saran dağlara bakıyorum. Doğudaki dağların ardından ışıklar gelmeye başladı, batıysa hala olabildiğine karanlık duruyor. Tanrım ne feci bir durumdur ki bu, insan ne tarafa döneceğini şaşırıyor. Doğan günün güzelliğine hayran mı kalmalı, yoksa ölen gecenin barındırdığı tehlikeleri mi gözlemeli? Zira eğer düşman saldıracaksa tam olarak şimdi saldırır! İnsanlar yeni bir güne hazırlanmak üzereyken.
– “Ne yapacağız?” dedi Xantes.
– “Bilmiyorum. Uykun var mı?”
– “Kısa bir süre sonra gözlerini sonsuza kadar kapatacağını bilen insan uyur mu hiç? Komik!”
– “Benim de yok.”
– “İyi ya, uykusuzluğumuzu ölünce gideririz.”
– “O zaman dağlara çıkalım, avlanalım. Köyde bizi idare edecek pek bir erzak olduğunu sanmıyorum.”
– “Aslında köydeki tüm yiyecekleri toplayıp, gündelik olarak azar azar dağıtmak lazım.”
– “Kime emanet edeceğiz yiyecekleri Xantes? Köyde herkese sözü geçen tek kişi muhtar, o da açgözlü bir puştun teki!”
Bir cevap vermedi, öylece köye baktı. Zaten bu topraklarda verecek cevabı olmayan kişiler hep köyüne bakar. Çünkü her şeyin cevabı köyde saklıdır ve resmen saklıdır! Kimse bulamaz cevabı, sadece arar gözleriyle.
– “Altı tüfek var, biz iki kişiyiz. Birkaç kişi daha bulsak rahatlarız aslında, iki kişiyle kaldırılacak bir yük değil sırtımızdaki.”
– “Pyaetus ve Breulafen’le konuşalım. Bize göre yaşlı sayılırlar ama köye göre Herakles gibiler.”
– “Olabilir. Zaten başka çare yok.”
Birkaç dakikadan beri pineklediğimiz yerden kalkıp, Pyaetus ve Breulafen’in evine doğru yürümeye başladık. İkisi kardeşti, Pyaetus büyük olandı. Zamanının çoğunu ormanda geçirir, ağaç keserdi. Kardeşi Breulafen ise iyi bir marangozdu. Birbirlerini çok iyi tamamlayan bu iki kardeşin hiçbir savaş eğitimi yoktu, askere de gitmemişlerdi. Bu harp zamanında bile asker kaçağı olarak yaşarlar, ellerine silah almaktan çok korkarlardı. Hayatta kalma mücadelemizde bize nasıl yardım edeceklerdi bilmiyordum fakat en azından akşamları dışarıda dolanacak adama dahi ihtiyacımız vardı.
Xantes elini yumruk yapıp, ahşaptan kapıya sertçe vurdu. Yaklaşık yirmi saniye bekledikten sonra kapı açıldı, Pyaetus uykulu gözlerle bize baktı.
– “Günün aydın olsun Pyaetus!”
– “Senin de Xantes, senin de.”
– “Breulafen ve seninle bir şey konuşmamız lazım.”
– “İmkansız.”
– “Niye?”
Pyaetus’un gözlerinde büyük bir acı kalıntısı gördüm o an.
– “Kardeşim… öldü. Üç gün önceki çatışmada atölyesinde çalışıyordu. Gecenin bir vakti bir sürü mum yakmış içeride, düşman da öldürmeye ondan başladı.”
– “Bilmiyordum, Pyaetus. Işıklar içinde yatsın!”
Pyaetus toparlandı ve sordu;
– “Ne istiyorsunuz?”
Xantes bana baktı, suratı donmuş gibiydi. Pyaetus da bu sırada yüzünü çevirip bana bakmaya başladı. Birdenbire ikisinin de benden bir medet umar gibi bakıyor olması, Pyaetus’a söyleyeceğim kelimeleri ve teklifimi sorgulamama neden oldu. Ancak yutkundum ve ardından,
– “Biliyorsun Pyaetus, ordu gitti. Köy çırılçıplak kaldı, köye adam lazım.” diyebildim.
– “Üç kişi bir olup, koca düşman ordusuna kafa mı tutacağız?”
– “Hayır Pyaetus, elimizde fırsat varken şerefimizle ölmek için çabalayacağız.”
– “Bana bak Lukafelis! Kaybedecek hiçbir şeyim yok benim. Kardeşim öldü, karım yok, çocuğum yok. Marangozluk nedir bilmem, atölye de işime yaramaz. Bir tek şu derme çatma ev duruyor bende, o da bir sonraki saldırıda benim olmayacak. Şimdi söylesene bana, canımdan başka sahip olduğum bir şey yokken niçin sizin aranıza katılıp da son günlerimi gereksiz bir fedakarlıkla geçireyim?”
Pyeetus’un yüzüne büyük bir şaşkınlıkla bakarken, söze Xantes girdi.
– “İntikam için Pyaetus, intikam için! Bütün düşmanları öldürmesen bile, tek bir tane düşmanı yere serdiğini düşün ve o, kardeşini öldüren kişi olacak belki de. Senin dediğine gelirsek, benim de kaybedecek bir şeyim yok. Annem beni doğururken ölmüş, babamı da birkaç sene evvel kaybettim. Kardeşim yok, eşim yok. Benim de senin gibi bir tek evim var, zaten onu da kaybedersem seninle aynı vakitte kaybedeceğim!”
Pyaetus kafasını bana çevirdi.
– “Peki ya sen! Senin annen var ya! Elinde, ayağında güç kudret varken al anneni git buradan.”
– “Hayır Pyaetus, annem şu anda nefes alıyor olsa da, o da beni doğurduğu gün benim için ölmüş sayılır. Benim da kaybedecek bir şeyim yok!”
– “Yine de kalkıp sizinle harcayacak vaktim yok. Son günlerimi Tanrı ile konuşarak geçirmek istiyorum.”
– “Ölünce konuşursun Pyaetus! Zaten konuşacaksın, hesap da vereceksin ona. Niçin elinde fırsatın varken köyünün insanlarına yardım etmediğinin hesabını vereceksin!”
– “Bakın, silah tutmadı bu zamana kadar elim. İşinize yaramam ben.”
– “Bu zamana kadar ne tuttu elin?”
– “Balta.”
– “İyi ya, onunla da öldürülür insan.”
Pyaetus bana baktı, ben ona baktım. Onu ikna ettiğimi bana hissettiren bir bakış atıyordu bana.
– “Belki bir, belki iki saate ormana gideceğiz Pyaetus, sen de gel bizimle.” dedi Xantes.
– “Tamam, gelirim. O halde gitmeden evvel Monetini’ye de haber verelim. Köyün aşağısındaki çeşmeden sola dönünce ikinci evde oturuyor. Çok iyi değil ama silah kullanmayı az çok bilir. Askerde çavuş olduğunu söylemişti bana. Ne kadar doğru bilemem ama ölüm-kalım meselesi bu, yalancılara bile güvenmek zorundayız.”
