Xantes, Pyaetus ve Monetini’yle beraber yürüyorum bir patikada. Ayağımdaki çizmeler eski, her adımımda hissediyorum üzerine bastığım küçük ve sivri taşları. Ancak yapacak bir şey yok, ya ayaklarım acıyacak ya da hep beraber öleceğiz açlıktan.
Bende ve Xantes’de en az yirmi yıllık birer avcı tüfeği var. Pyaetus’un elindeyse dut ağacından yapılmış bir nacak var. Monetini… ona ise elimizdeki tüfeklerin en iyisini, Gewerh 98’i verdik. Daha ateş etmedi fakat silahı elinde tutuşu, sırtındaki duruşu bana pek iç açıcı gelmedi. Belki de yıllardır eline silah almadığından dolayı elinde ve sırtında bayağı duruyordur, bilemiyorum.
Dört kişi sıra sıra yürüyoruz. En önümüzde, yaklaşık on metre ilerimde Pyaetus var. En yaşlımız o ve ormanda çok vakit geçirdiği için kulakları hepimizden keskin. En ufak bir çıtırdama duyduğunda bile, o sesin bizim mi yoksa başka bir canlının mı çıkardığını anında çözümleyebiliyor. Onun arkasındaysa Xantes var. Tüfeğini elinde tutuyor, tüfeğin kayışı ise neredeyse yere değdi değecek gibi. Bu tür olaylara karşı ayrı bir hassasiyet barındırdığım için, kayışın ne zaman bir taşa sürtündüğünü görsem nedensizce içim gıcıklanıyor.
Monetini ise Xantes’in arkasında yürüyor. O lütfedip de kayışı omzuna takmış, alelacele bir biçimde her yere bakarak ilerliyor. Sanki ne olduğunu anlarcasına ağaçların dallarına, taşlara, ot parçalarına dikkatlice bakıyor. Bense grubun en genci olarak en arkada yürüyorum. Yapmam gereken tek şey sessizce yürümeyi becerebilmek. Buradaki hedeflerimiz doğrultusunda gerçekleştirilmesi gereken tüm çabayı üçü gösteriyor zaten.
Pyaetus aniden kolunu kaldırdı ve olduğu yerde durup, hafifçe eğildi. Bunu gören Xantes de aniden durdu, kolunu kaldırdı. Sonra Monetini durdu, o da kolunu kaldırdı. Pyaetus’un komutundan beridir olduğu yerde durup, hafifçe eğilmiş olan ben, Xantes’in ve Monetini’nin bu gereksiz şovundan rahatsız oldum. Ancak aynı kayışın taşa sürtünmesi gibi, bu gereksiz şovun da konuşulacağı bir zamanda yaşamıyordum. Eğer insanı öldürmüyorsa, hiçbir rahatsızlığın önemi yoktur buralarda ve özellikle böyle zamanlarda.
Pyaetus yavaşça arkasını dönüp, Monetini’ye parmağıyla doğu tarafını gösterdi. Üçümüz de hızlıca oraya baktık, bir çengel boynuzlu dağ keçisi ve yanındaysa yavrusu vardı. İşte! Tanrı’nın verdiği fırsat ancak bu kadar acımasız olabilirdi. Böyle bir uzaklıktan Xantes’in ve benim o keçilerden birisini vurmamız imkansızdı. Bunu belirtmemin başlıca nedeni ikimizin de silah kullanmayı pek bilmemesiydi ki artı olarak elimizde, ancak bir koleksiyon tüfeği olabilecek silahlardan vardı. Keçilere yakınlaşmayı seçsek, çıkarabileceğimiz en küçük seste keçileri kaçırabilirdik. Bu uzaklıktan yapabileceğimiz tek şey, Monetini’nin tüfeğine ve becerisine güvenmekti.
Monetini önceden doldurduğu tüfeğini doğrulttu, hedef aldı. Bedenimi hiç hareket ettirmeden, sadece gözlerimi oynatarak bir tüfeğe, bir de uzakta duran, her şeyden habersiz iki keçiye bakıyordum. Acaba Monetini hangisini vuracaktı? Büyük bir soruydu bu, zira çıkan ateş sesinde vurulmayan keçi hemencecik ormanın derinliklerine kaybolacaktı. Şimdi, yavruyu vurursa keçi yavrusuz kalacaktı. Eğer anneyi vurursa yavru sahipsiz kalacaktı. Burada onların yararına olan yavruyu vurmaktı. Zira yavru tek kalırsa elbet ölecekti bu ormanda. Ancak bizim yararımıza olan, büyüğü vurmaktı. Çünkü tüm köyün yemeğe ihtiyacı vardı ve bir yavru keçinin eti bize yetmezdi.
Birkaç saniyedir büyük bir dikkatle nişan almış ve keçileri izlemeye koyulmuş olan Monetini, desibeli çok küçük bir ıslık çalmaya başladı. Bunun nedenini ne ben anlayabilmiştim ne de Monetini’ye ters ters bakan Xantes ve Pyaetus.
Islık sesi yavaşça yükselmeye başladı, yükseldi ve yükseldi. Bir zaman sonra yavru keçi de bu ıslık sesini duyunca, kendini güvensiz hissetmiş olmalı ki, hemencecik annesinin yanına sokuldu ve bir ses patladı! Bu ani ses ile irkildim ve bedenim sarsıldı. Birkaç saniyelik bu şoktan sonra keçilerin bulunduğu yerde gördüğüm tek şey, iki hayvanın yerdeki çırpınışıydı.
– “Eğer bir yavru hayvan, onu güvende olmadığını hissettirecek bir ses duyarsa, ilk gideceği yer annesinin koynudur. Ve eğer bir insanın elinde Gewerh 98 varsa, bu uzaklıktan, art arda duran iki canlıyı da vurabilir!” dedi Monetini. Ses tonunda bir neşe ve kendini kanıtlamış olmanın haklı gururu vardı.
Hiç kimse tebrik etmedi Monetini’yi. Hiç kimsenin yüzünde güller açmadı, gözüne fer gelmedi. Monetini’nin bu sözlerinden sonra üçümüz de yavaş adımlarla vurulmuş keçilerin yanına gittik.
– “Sevinmediniz mi? Bir taşla iki kuş!” dedi Monetini.
Ona baktım, tebessüm eden kurumuş dudaklarına ve yamalı pantolonuna baktım.
– “Bana bak soytarı! Sen burada iki keçi vurdun diye sevinirken, şu anda köyümüzde taş üstünde taş kalmamış olabilir!”
Bu cümlem sadece Monetini’ye değil, hepsine işledi. Dördümüz de aniden, geriye gittiğimizde bıraktığımız gibi bir manzarayla karşılaşmayacak olma ihtimalini düşündük ve yüreğimizde aniden bir sıkıntı baş gösterdi.
– “Tanrı bizi affetsin.” dedi Xantes, derin derin nefes vererek.
– “Niçin?” diye sordum. Gayriihtiyari bir soruydu bu, niye böyle bir şey söylediğini nedense aniden çok merak etmiştim.
– “Can aldığımız için. Canlı öldürmek günahtır. Çok büyük günahtır.”
– “Günah olduğunu bile bile öldürdük Xantes, Tanrı bizi affeder mi?”
– “Affeder tabii ki de Lukafelis! Tanrı affedicidir.”
– “Peki ya onları? Onları da affeder mi Tanrı?” diye sordu Pyaetus.
– “Onların bir suçu yok ki, onlar bilinçsiz birer hayvandı.”
– “Bilinçsiz hayvanlardan bahsetmiyorum Xantes! Kardeşimi öldüren bilinçli hayvanlardan bahsediyorum. Tanrı onları da affeder mi? Onları da cennetine alır mı?”
– “Alır herhalde, bilemem.”
– “Demek Tanrı onları affedecek. Onları affedecek ve cennetine sokacak öyle mi? Bunu kabul edemem Xantes, kabul edemem! Söyle o inandığın Tanrı’na, ya bizi affetsin ya da onları. Yoksa ırmaklarında şarapların aktığı o cennetinde bir orman bulur, bu şekilde gezmeye devam ederim.”
