“Hava oldukça karanlık, yürüyorum. Önümü gördüğüm yok, güvendiğim tek şey kollarım. Öylece uzatmışım kollarımı önüme, bir ağaca tutunuyorum. Ona hafifçe sarılarak, sakin adımlar atarak yürümeye devam ediyorum. Sonra başka bir ağaca tutunuyorum ve başka bir ağaca. Bastığım kuru otlardan sesler geliyor, uzakta, dağların yamaçlarında kurtlar uluyor. Bir tek, ara sıra ağaç dallarının ve yapraklarının arasından ayı görebiliyorum. Dolunay parıldıyor gökte.
Nereye gittiğimi bilmiyorum, nereden geldiğimi bilmiyorum. Hatırlayabildiğim tek şey yürüdüğüm. Yürüyorum işte nedensizce, yürüyorum. Kaldı ki bu topraklarda hiçbir eylemin nedeni bulunmaz. Bir yere mi gideceksin? Git! Su mu içeceksin? İç! Ölmek mi istiyor canın? O zaman köyüne dön!
Dakikalardır dinlediğim adım seslerimin ve hafifçe duyumsadığım hayvan seslerinin arasında başka bir sese tanık oluyor kulaklarım. Sanki birkaç kişi, vücutlarına değen otlara aldırmadan bir yere doğru koşuyor. Etrafa bakıyorum, her taraf karanlık olduğu için hareket eden bir karartı göremiyorum. Eğiliyorum, bir ağacın gövdesine yaslanıyorum. Ardından bir şey kopuyor hayatın bağrından, ağaç dallarının arasından bir şey seçiyorum gökyüzünde. Kırmızı bir ışık! Etrafa kıvılcımlar saçarak yükseliyor ve gittikçe daha fazla parıldıyor. Kapkaranlık gece, kırmızı ışığın etkisinde bir anda cehennemin bir kuytu köşesine dönmüşken, kayboluyor o kırmızı ışık aniden. Ve kaybolur kaybolmaz, ardımda canhıraş çığlıklar kopuyor. Silah sesleri patlıyor. Dönüyorum, dönüyorum ve insanlık utancı olan o devinimler topluluğuna doğru bakıyorum. Uzakta, çok uzakta duruyor işte köy. Benim köyüm. Ateşe verilmiş birkaç evin ışığına bakarken, evin önünden koşarak geçen askerler görüyorum. Yeşil üniformaları var askerlerin fakat alıştığım bir renk değil bu. Tabii ki de olmaz, köyümün askerleri değil çünkü onlar. Onlar, artık kaderimizi tayin edecek olan askerler. Düşmanlarımız.
Geri mi dönmeliyim şimdi? Ne yapmalıyım bilmiyorum. Hayatımda gördüğüm tüm evler şu an gözümün önünde yanıyor. Hayatımda gördüğüm tüm insanlar şu an gözümün önünde ölüyor. Şu yaşıma kadar neye tanıklık ettiysem, yitirilişini izliyor şu anda gözlerim. Şimdi gitsem uzaklara, unutsam bu darmadağın köyü, ne işim olacak başka diyarlarda? Başka bir köyde mi geçireceğim hayatımın geri kalanını? Başka insanlarla mı konuşacağım artık? Tanrım, kimseye uğruna ölmeyi göze alacak kadar sevdirme hiçbir şeyi. Zira hemencecik kalkacağım ayağa, koşacağım yanan cennetime.”
Ter içinde uyandım hasırdan yapılmış yatağımda. Üzerimde eskimiş bir battaniye vardı, hemen attım onu üzerimden. Ağzım, dudaklarım… her yerim kupkuru. Nasıl bir rüya görmüşsem artık, vücudumdaki suyun yarısı terk etmiş beni.
Bir gaz lambası yakıp, bir kap su içtim. Ağzımdaki su, kuruyan boğazımı gıdıklayarak akıp gitti mideme doğru. Sonra bir kap daha su içtim. Şimdi daha iyiyim ve gaz lambasına bakıyorum. Gaz lambasındaki ateş, rüyamda gördüğüm yanan evlerin ateşine ne kadar da benziyor. Gaz lambasının camına bakıyorum, o da aynı hayatım gibi. İlk önce büyük bir boşlukta başlıyor. Orası benim küçüklüğüm. Sonra bir ateş yanıyor, o da benim gençliğim. O ateşin dumanı, o büyük boşluktan yukarı çıkıyor ve dar bir boğazdan hiçliğe karışıyor. İşte o duman da benim ruhum. Şu anda dar bir boğazdan geçiyorum. Çocukluğum bitti, küçük değilim artık. Hayatın, yüzyılımın gerçekleriyle karşı karşıyayım ve onları tam olarak öğreneceğim vakitte ölmek üzereyim. Evet, ölmek üzereyim. Hiçliğe karışacağım.
Gaz lambasını alıp odamın penceresine yöneldim. Dışarıya, köyün sokağına baktım. Diğer evlerde de gaz lambası yanıyor. Bu iyi bir şey, ortalıkta düşman yok. Zaten olsalardı, büyük ihtimalle beni es geçmezlerdi.
Yatağımın kenarına yerleştirdiğim tüfeğimi alıp, gaz lambasını söndürdüm. Ardından dışarı çıktım, köyün meydanına doğru yürümeye başladım. Uzaktan bakıyorum da, ufak bir topluluk var köyün meydanında. Bağdaş kurup, hilal şeklinde oturmuşlar ve bir şeyler içiyorlar. Yanlarına yaklaşınca onlardan bazılarının Xantes, Monetini ve Pyaetus olduğunu gördüm. Xantes hemencecik kalktı ve yerde duran bir ceylan derisini kaldırıp, üstünü o ceylan derisiyle örttüğü bir kaptan et parçası çıkardı ve bana uzattı.
– “Öğlen avladığımız keçilerin etini dağıttık. Sana da bunu ayırdım.” dedi Xantes.
– “Teşekkür ederim.”
– “Kahve de ister misin?”
– “İyi olur.”
Grubun en köşesine oturup hemencecik mühürlenmiş keçi etini yemeye başladım. Xantes bana kahve uzatana kadar et çoktan bitmişti ki, bunu gören Xantes kahveyi uzattıktan sonra bana bir sigara verdi. Teşekkür ettikten sonra, hemen grubun önünde duran ve köze dönmeye başlamış kömürde yaktım sigaramı. Kahvemi yudumlayarak sigaramı içmeye başlamıştım ki, bir yandan da düşman askerlerin bu akşam gelebileceğini düşünüyordum. Gözlerimin ifadesindeki tedirginliği fark etmiş olmalı ki,
– “Lukafelis!” diye seslendi bana Pyaetus.
Hiçbir şey söylemeden, sigaramdan bir duman çekerek ona doğru baktım ve bana sesleniş amacını sorarcasına baktım yüzüne. İşaret parmağıyla oturanları göstererek teker teker isimlerini saydı;
– “Veirstraj, Hairrtre, Bailder, Henn.”
– “Kim bunlar?”
– “Bize katılmak istiyorlar.”
– “İyi ama boşta üç tüfeğimiz var.”
– “Birisi eline balta veya kılıç alır. İki gruba ayrılırız, iki grupta da birer tüfeksiz olur.”
– “Olabilir ama nasıl seçeceğiz tüfeği vereceğimiz kişileri?”
Pyaedus onlara doğru döndü,
– “Daha önce eline silah alan var mı?”
Hiçbiri bir şey söylemedi, Pyaedus’a donuk donuk baktılar. Pyaedus da bir süre onlara baktıktan sonra bana doğru döndü,
– “Gördün mü? Kafaya takılacak bir konu değil bu.”
