– “Yıllar önceydi; annem hamileydi, babamsa hayatının son demlerini yaşıyordu. Breulafen on iki, bense on yedi yaşındaydım. Annem hem hamile hem de doğum yapmak yaşlı olduğu için sürekli olarak birisinin yanında olması gerekirdi. Gerek ters bir durumda müdahale edebilmesi için, gerekse evin işlerinde anneme yardım etmek için onu yalnız bırakamazdık. Bu yüzden, annem hamile kaldıktan sonra Breulafen ile ayrıldı kaderimiz. Babam öğlenleri ormana gider, akşamları marangoz atölyesinde çalışırdı. Öğlenleri babama eşlik eden kişi bendim. Onunla ormana gider, ona ağaç kesmesinde yardım eder ve bu işi ondan öğrenmeye çalışırdım. Bütün bunlar olurken de kardeşim Breulafen evde annemle kalır, temizliğe yardım eder, yemek yapardı. Akşam olunca annemin yanına gider, sofra kurmasına yardımcı olur, ardından hep beraber yemek yerdik. Yemeğimiz bitince annemin yanında kalır, uyuyana kadar ona eşlik ederdim. Ben bunları yaparken de kardeşim Breulafen babamın yanında olurdu. Birkaç mum ışığında, babamdan marangozluğun püf noktalarını öğrenmeye çalışır, ona yardım ederdi. Zaman geçti, geçti… o meşum, o kara gün geldi çattı. Gecenin bir vakti annemin doğum sancısı tuttu ve babam hemen köydeki ebeyi evinden alıp geldi. Kardeşimizin hayata katılma aşamasında kardeşim Breulafen’i kolundan tutup dışarı çıkardım. Evimizin kapısının tam karşısına oturttum ve yanına çömeldim. Ona,
– ‘Birkaç dakika bekle. Biraz sonra babamız çıkacak kapıdan. Elinde bir örtü olacak, örtüden de bir çığlık, bir ağlama sesi duyacağız. İşte o zaman hemencecik kalkıp babamızın yanına koşacağız tamam mı? Öğreneceğiz, üç erkek mi olduk, yoksa bir kız kardeşimiz mi oldu? Ama o ana kadar sakın korkma.’
Breulafen’in gözlerine baktığımda derin bir korku görmüştüm. Bu korku bana yersiz geliyordu, zira etrafımızdaki telaş bir musibet değildi. Sadece dünyaya katılan yeni bir bireyin insanlara yaşattığı sancılı bir akşamdı! Tabii o zamanlar böyle düşünüyordum. Ta ki babam kapıdan dışarı çıkana kadar. Ellerinde cinsiyetini öğreneceğimiz bir kardeşimiz yoktu. Saçları öylece yere doğru sarkan, hareketsiz annemiz vardı. Bu olaydan yaklaşık üç sekiz sonra da babam bir gün ormana gitti ve geri gelmedi. On sekiz yaşında bir genç olarak, tam bir hafta boyunca her gün onu aramaya çıktım. Bir haftanın sonunda onu, bir yamacın aşağısında hiçbir şeysiz, öylece yatarken buldum. Ne etrafta baltası ne de çantası vardı. Babamın intihar edip etmediğini anlamak için hemen yukarıdaki yamaca çıktım. Evet, bu bir intihardı. Babam baltasını ve çantasını yamacın ucunda bırakmış, kendini boşluktan aşağı salmıştı. O gün geri döndüğümde Breulafen’e hiçbir şey söylememiştim. Bir daha da anne ile babamızın sözü bile açılmamıştı aramızda. Zaten pek fazla konuşmazdık, fırsatımız da pek yoktu. Ben zamanımın çoğunu ormanda, o ise babamdan kalan atölyede geçirirdi. Ben ailemizi bir sene içerisinde kaybetmiş olmamın acısıyla ağaçlara balta indirirken, o ailemizi bir sene içerisinde kaybetmiş olmasının verdiği acıyla dört duvar arasında yüzleşmeyi seçti. Gerisi de malum zaten, yıllar yıllar sonra bir gece, yaktığı mumun ışığında kendini bir açık hedefe çevirdi. Kim bilir, belki de o da intihar etti.”
Sıkıntı dolu sözleri bitince derin bir nefes çekti içine Pyaedus. Hafifçe sulanmış gözleriyle bana baktı, bir şeyler söylememi ister gibi bir hali vardı.
– “Breulafen için çok üzgünüm. Onu pek tanımıyordum ama suratına baktığımda, ne kadar da iyi ve dostane bir insan olabildiğini görebiliyordum.”
– “Senin annen hala yaşıyor Lukafelis. Ne kadar da şanslısın. Ancak dikkat et, annen ölünce bir daha asla yuvan olmayacak. Anneni kaybedince, her şeyini kaybedeceksin.”
– “Benim şu anda da bir yuvam yok ki.”
– “Niye?”
– “Bende ne anne ne de baba kavramı olmadı hiç. Kardeş kavramı da zaten yok. Öylece, doğduğumdan beri herkesten ayrı bir birey olarak yaşıyorum.”
– “Anlatsana…”
– “Neyi?”
– “İşte, doğduğunda neler olduğunu, bu zamana kadar sana en çok neyin etki ettiğini. Anlat işte. Geçmişinin ecele yolculuğunu anlat.”
– “Annem bana hamileyken babam savaşta ölmüş. Çok da uzak değil, şu anki düşman ordusunun kampını düşün, onun yaklaşık sekiz-dokuz kilometre kadar ilerisinde. Bizimkiler, daha henüz ihtilal yaşanmamışken oraya asker yığmışlar. Üst üste gerçekleşen başarısız taarruzların birisinde şehit düşmüş babam. Sonrasını da biliyorsun zaten, ihtilal ilan edilince savaş hemencecik bitmiş. Sınırlar çizilmiş, bizim köyümüz de bir hudut toprağına dönüşmüş. Barış zamanı yeni başlamışken doğmuşum ben.”
– “Ee?”
– “Anlatacak bir şeyim yok ki. Doğduğumdan beri dul kalmış olmanın acısını yaşayan bir anneyle yaşıyorum. Öylece evinde put gibi oturuyor, çok az konuşuyor. Bana gerçekten kızmadığı zamanlarda gözümün içine, hatta yüzüme bile bakmıyor.”
– “Belki de bir yandan iyidir Lukafelis, üzülme. Eğer anneni kaybedersen, hiçbirimiz kadar üzülmeyeceksin.”
– “Evet.”
– “Peki neden duruyorsun burada? Madem aranızda hiçbir bağ yok, neden çekip gitmiyorsun uzaklara da, burada ölüm-kalım savaşı veriyorsun?”
– “Gideceğim bir yer yok ki.”
– “Bulunur elbet.”
– “Gidilecek yer bulsam bile, hatırlayacak yer bulamayacağım. Benim için ailemi, evimi, bu köyü, sahip olduğum her şeyi bırakmak çok kolay. Kaybını yaşadığında üzüleceği hiçbir şeyi olmayan bir adamı ayakta tutan nedir bilir misin Pyaedus? Anılarıdır. Anılarımı bırakamıyorum ben. Çünkü beni yaşatan onlar. Eğer burada kaldığım için ölürsem, anılarıma olan bağlılığım öldürecek beni. Ve bu bende hiçbir ağırlık yaratmıyor. Zira bu zamana kadar onlar yaşattı beni, bırakayım da öleceksem onlar öldürsün.”
Bir süre bakıştık, hiçbir şey konuşmadık. Sanırım Pyaedus’u bu köyde tutan etkenle, beni bu köyde tutan etken aynı ki, bana kelimelerle tarif edilemeyecek kadar şaşkın bir biçimde bakıyor; aklındakileri kelimelere döktüğüm için bakıyor. Bunu kim bilebilir?
İçerisinde bulunduğumuz odanın kapısı açıldı. İçeri Bailder ve Henn girdi. Bailder’in sırtında bir tüfek, Henn’in bir elinde paslanmış kılıç, diğer elindeyse bir deste kart vardı. Grupta yeni oldukları için onları kısa bir devriyeye göndermiş, gelirken de kart getirmelerini söylemiştik. Zira gece daha yeni başlamıştı ve zamanın geçmesi için bir şeyler yapmamız gerekirdi.
Henn elindeki kart destesini masaya koydu ve,
– “Etrafta hiçbir hareket yok. Köydeki herkes uyumuş, etraftaysa hiçbir şey göremedik.”
Pyaedus, Henn’in masaya koyduğu kartları aldı, karmaya başladı. Bir süre boyunca bu işlemi defalarca tekrarladıktan sonra,
– “Bastra oynamayı bilir misiniz?” diye sordu.
Hiçbirimiz bir şey söylemedik, öylece Pyaedus’un elindeki kartlara ve onun bir atı andıran suratına baktık. Pyaedus oturduğu sandalyede doğruldu, dirseklerini masaya dayadı,
– “Dağıtılırken ilk önce yere üç tane kapalı, bit tane de açık kağıt konur. Ardından masadaki herkese dört tane kağıt dağıtılır ve oyuna, kağıtları dağıtan kişi başlar. Eğer ortada açık olan karttan elinde varsa, onu atar ve tüm kartları alır. Ondan sonra yanındaki kişi kart atar, onun yanındaki de atar. Eğer ortadaki kart ile aynı sayıda bir kartınız varsa ortadaki kartları alırsınız. Ortada tek kart varsa ve üstüne aynısını atarsanız…”
– “Bence oynamaya başlayalım Pyaedus, dinleyerek değil, oynayarak anlayabiliriz.”
Pyaedus elindeki kartları dağıttı. Bize öğretmeye çalışarak oynamaya başladık.
Mum ışığında kart oynamaya başlamış olan bu üç kişiye baktım bir süre. Öylece, Pyaedus’un öğrettiği kadarıyla ortaya kağıt atıyor ancak oyuna hiçbir şekilde bağlılık göstermiyordum. Aklımda sadece diğerleri vardı. Biz, yani ben, Pyaedus, Bailder ve Henn; ilk grubu oluşturmuştuk. Bu gece köyde nöbet tutacak olan grup bizdik. Diğer grup, yani Xantes, Monetini, Veirstraj ve Hairrtre ikinci gruptu. Onlar da bu gece Yıldız Dağı’na çıkacaktı. Yıldız Dağı, köyü ve aynı zamanda düşman kampını aynı anda görebileceğimiz tek yerdi. Onlar oraya gidecek, kampı gözleyecek ve eğer makul görürlerse düşman kampının etrafında keşif yapacaklardı. Onları böyle bir göreve gönderirken bunu ne amaçla yaptığımızı bilmiyordum. Belki de sadece ne zaman öleceğimizi daha sağlıklı şartlarda tahmin etmeye çalışıyorduk.
Masanın en köşesinde duran mum ışığına baktım, rüyam aklıma geldi. Belki de Xantes dağdayken biz burada ölecektik. Belki de biz kart oynarken, Xantes’in grubu uyuyan devi uyandıracaktı. Bu bilinmez bir olaydı. Büyük ihtimalle de ölene kadar bilemeyeceğiz ne olacağını.
