Yanan Cennetin Ölüleri – 7

Belki bir saattir, belki de iki saattir aynı şeyi yapıyordum. Elimdeki kazmayı toprağa geçiriyor, kurumuş toprağın içinden kazmanın ucunu zorla çıkarıyor, kazmayı tekrar havaya kaldırıp, tekrar toprağa saplıyordum. Sıkılmamıştım ancak yorulmuştum, bu yetmezmiş gibi bir de ellerim su toplamaya başlamıştı.

Yanımda Bailder vardı. O ise benim kazmayı vurduğum yerlerden kürekle toprak çıkartıyor, yeteri kadar boşluk oluşunca da bir ölüyü içeriye atıyordu. Bu insanlar birkaç gün evvelki çatışmada ağır yaralanmış ve kurtulma şansı olmayan askerlerdi, artık burada yüzyıllar boyu kefensiz yatacaklardı.

Altıncı mezarı da bitirince, geriye sonuncusu kalmıştı. Fakat hem bende hem de Bailder’de o son çukuru açacak güç yoktu. Bu yüzden birbirleri üstünde duran iki şehitten birisini tuttuk. Ben koltuk altından kavradım, Bailder ise bacaklarından tuttu. Açtığımız son çukurun içine askeri yuvarladık ve ben ellerimle, Bailder ise kürekle üstüne toprak yığmaya başladık. Bir süre sonra işimiz bitince duraksadık ve bu sırada uzaklardan gelenleri fark ettik. Onlar, devriyesini bitirmiş olan Pyadeus ve Henn’di.

– “Sonuncusunu siz halledin, biz biraz dinlenelim!”

Omzuna baltasını dayamış olan Pyaedus kafasını salladı.

– “Gidin dinlenin!”

Bailder’e dönüp, ellerine baktım. Bailder de kendi ellerine bakıyordu. Hiçbir duygunun tınısını barındırmadan,

– “Gel.” dedim. Kafasını kaldırdı, gözlerimin içine baktı.

– “Ellerim su toplamış.”

– “Benim de topladı, gel.”

– “Ne yapacağız?”

– “Gel lan işte, buluruz yapacak bir şey.”

Beraber yürümeye başladık. İkimizde de silah yoktu, acıkmıştık, yorgunduk ve ellerimizi kullanamayacak vaziyetteydik. Eğer düşman saldırısı tam şu anda başlayacak olsa büyük ihtimalle Bailder ve ben, tarihin en çaresiz ölümünü yaşayacaktık.

– “Nereye gidiyoruz Lukafelis?”

– “Muhtarın evine.”

Neden muhtarın evine doğru gittiğimi bilmiyordum, Bailder de bunun farkına varmış olmalı ki nedenini sormadı. Öylece yürümeye, insanları uyanmaya başlamış köye bakarak devam ettik. Tanrım! Sana sesleniyorum, evet sana! Yarattığın ve yaratmadığın onca kulun varken, niçin tarihin ve geleceğim tam ortasına, yani bu güne gönderdin bizi? Elmayı Adem yedi de, niçin cezayı sadece o çekmiyor? Ve niçin cezayı tüm insanlık çekerken, en kötüsünü biz çekiyoruz? Bak, şu anda senin yanında olanlar kokmasın diye bizim ellerimiz su topladı. Şimdi düşman gelse ve ölsek biz kokacağız ama! Düşman bizi gömmez Tanrım. Düşman bizi gömmez. Biz, topraktan yaratılan ama toprağa dönemeyecek olan kişileriz. Niye bunu reva gördün bize?

Muhtarın evinin kapısına ulaştığımızda Bailder ile göz göze geldik.

– “Sen vur.” dedim.

– “Hayır sen vur.” dedi.

Bir süre boyunca göz göze geldikten sonra, küçük ve yavaş tekmeler halinde ayağımın ucuyla kapıya vurdum. Yine de kapı elle vurulurken çıkardığı sesten daha değişik bir ses çıkardı.

Birkaç uzun saniyeden sonra kapı açıldı, kapıyı açan muhtarın kızıydı. Henüz ergenliğinden yeni çıkmış, orta boylu, siyah saçlı ve kahverengi gözlü idi. Düşman köyü bastığında, tecavüz etmeye yelteneceği belki de ilk dişiydi. Hatta düşman komutanı onu kendisine ayırırdı.

– “Baban evde mi?” diye sordum.

– “Hayır.”

– “Annen evde mi?”

– “Evde.”

Ellerimi kıza doğru uzattım. 

– “Sargı bezi ve alkol lazım.”

Muhtarın kızı kapıyı iyice açıp, kenara çekildi. Bailder ile birlikte ayakkabılarımızı çıkarma ihtiyacı duymadan içeri girdik.

Muhtarın eşi biz içeri girince direkt olarak yanımıza geldi. Ellerimiz ona gösterdikten sonra, hiçbir şey demeden içeri gitti. Bailder ile salonun en köşesine gidip minderlere oturduk. Biraz bekledikten sonra içeriden muhtarın eşi geri geldi. Bir elinde sargı bezi ve merhem, diğer elinde bir şişe vişne likörü vardı.

– “Saf alkol yok, likör de temizler herhalde.”

– “Onu yaraya dökerken insanın içi parçalanır.”

Benim bu sözüm üzerine acı bir biçimde gülümsedi muhtarın eşi. Ardından önümüze gelip, diz çöktü ve oturdu. Hırkasının yakasına takmış olduğu iğneyi aldı, ardından Bailder’in bileğini kavradı. Elini kendisine doğru çekip, su toplayan bir yeri iğneyle patlattı ve likörü Bailder’in eline döktü.

– “Elin acıyor mu?”

– “Hayır.”

– “O zaman bu likörün hiçbir yararı yok yaraya.”

– “Ne yapacağız?” diye sordum.

– “Elinize merhem süreceğim, sıkı sıkı saracağım. Ardından hızlı iki elinizi birbirine, birkaç defa vuracaksınız. Deri merhemle beraber elinize yapışır, bir güne iyileşirsiniz.”

Bir şey söylemedim, kimse bir şey söylemedi. Derin bir sessizlik hakim oldu odaya. Sonra da,

– “Kızım, havlu getir!” diye seslendi muhtarın eşi. Ardından Bailder’e dönüp, 

– “Sen ilk önce elini kurula, likör merhemin etkisini azaltabilir.” dedi.

Bana doğru döndü muhtarın eşi. Ellerimi uzattım, merhemi itinayla sürdü. Ardından bir sargı bezini aldı, elimi sıkıca sardı. Aynı işlemi diğer elime de yapınca,

– “Vur!” dedi.

İçime bir nefes çekip hızlı iki elimi birkaç kez vurdum birbirine. Durduktan sonra, ellerimdeki acının hızlıca kollarıma uzanıp tüm vücuduma yayıldığını hissettim. Gözüme yaş toplandı fakat tuttum, ağlayıp da kendimi güçsüz durumda göstermek istemiyordum.

Bendeki acıyı gören muhtarın eşi, ağzıma vişne likörünü dayadı, aç karna ancak birkaç yudum içebildim. Şişeyi ağzımdan çektikten sonra teşekkür ettim ve Bailder’e dönüp,

– “İşin bitince bizim yanımıza gel.” dedim. Ardından kalkıp dış kapıya yöneldim. Tam evden çıkacaktım ki duraksayıp,

– “Muhtar nerede?” diye sordum.

Muhtarın eşi kafasını çevirip,

– “Dün sabah düşman kampına gitti, anlaşmak için. Çoktan dönmüş olması lazımdı ama hala gelmedi.” dedi.

Bir an beynimden vurulmuşa döndüm.

– “Keşke bize söyleseydi giderken.” dedim.

– “Söylese ne yapacaktınız? Onu da silahçılık oyununuza alet mi edecektiniz?”

Hiçbir şey söylemedim, kapıyı vurup çıktım evden. Silahçılık oyunuymuş, siz şerefinizle ölün, belki de ölmeyin diye uykusuz geziyoruz, onlar bizim hakkımıza ne düşünüyor! Sinirlerimin alt üst olduğunu hissettim, ellerimdeki acı bile kesilmişti öfkemden. Tanrım, insan ne nankör!

Öfkemden kudurmuş bir şekilde hızlı adımlarla Pyaedus’un yanına doğru yürümeye başlamıştım ki Xantes ve grubunun aşağıda, mezarların orada olduğunu gördüm. Monetini, Pyaetus ile bir şey konuşuyordu. Yanlarına ulaştığımda, Monetini’nin verdiği haberin iyi mi yoksa kötü mi olduğunu anlayamamıştım. Hemen Xantes’in yanına gittim.

– “Ne gördünüz?”

– “Kampta… bir hazırlık var. Ne hazırlığı olduğunu çözemedik ama çanlar bizim için çalmaya başlamış gibi.”

– “Başka bir şey gördünüz mü?”

– “Yok, gece boyunca hazırlık vardı. Bir de Yıldız Dağı’na çıkarken, düşman kampından bir silah sesi geldi. Ardından dağın tepesine çıktığımızda, kampın biraz dışına birisini gömdüklerini gördük.”