Yanan Cennetin Ölüleri – 8

Köyde hiçbir ışık huzmesi olmadığı gibi, en ufak bir ses de yok. Hava kararalı çok olmadı, yalnızca bir saattir garip bir zifirliğin içinde, köyün girişinde bekliyoruz. Xantes ve ekibi, düşman karargahın olduğu köyde bir hareketlilik gördüklerini söylemişlerdi. Büyük ihtimalle bu gece bize saldıracaklardı ve daha da büyük bir ihtimalle biz bu gün ölecektik.

Anneler ve babalar uyuyordu. Küçük çocuklar ve yaşlılar uyuyordu. Sakatlar ve aklını kaybetmişler de uyuyordu. Bir tek biz, sekiz kişi ayaktaydık. Biz de ölecektik, onlar da. Zaten şu anda yarı aç bir biçimde uykuya dalmış olan köylülere yapabileceğimiz tek şey, onlarla beraber ölmekti. 

Sekiz kişi kalkıp köyden kaçmayı da bilirdik fakat hepimizi buraya bağlayan bir sebep vardı. Kabul de etmemiz gerekir ki, köydeki insan güruhunu en ufak şekilde bile olsa korumak için kalmıyorduk burada. Nedeni, yapacağımız başka bir şeyin olmaması ve gideceğimiz bir yerin bulunmamasıydı. Bizim için hayat bu köyün sınırlarıydı ve biz burada yokken bile tüm köy harabeye dönmüş olsa dolaylı yoldan biz de ölmüş sayılırdık.

– “Xantes.” diye fısıldadım yavaşça. Gözlerini baktığı boşluktan çekip bana çevirdi.

– “Hiç bu köyden dışarı çıktın mı? Ben hiç çıkmadım.”

– “Çıktım. İki kere çıktım, ikisinde de iki köy uzağa gittim. Orada pazarlar kurulurdu, babamla beraber makedon otu satmaya ve varsa bergama otu almaya gitmiştik.”

– “Nasıldı oralar? O köyler, o insanlar nasıldı? Anlatsana.”

– “Normaldi. Ama bir yandan da değişikti. Topraklar aynıydı, ağaçlar aynıydı, evler aynıydı, yollar aynıydı ama hepsi bir bütün halindeyken alıştığımın dışında bir görüntü oluşturmuştu. İnsanlar da öyleydi. Kolları vardı, ayakları vardı, başları vardı, burunları vardı, gözlerini aynı bizim gibi kırpıştırıyorlardı, aynı bizim gibi konuşuyorlardı ama hiçbirisi bizim gibi değildi. Şu an hayal mayal hatırlıyorum gördüğüm insanları, olağan dışı bir görüntüleri yoktu. Her yerde bulunabilecek varlıklardan farksızlardı ama aynı zamanda farklıydılar işte. Yabancıydılar.”

– “Biliyor musun, hayatımda hiç yabancı insan görmedim. Doğduğumda bu köydeydim, insanlar tanıdım. Ölenler oldu, arkalarından yas tuttum. Doğanlar oldu, tüm detaylarına kadar hepsini tanıdım, hepsinin ismini öğrendim. Bu köyden olmayanı bir tek geçen sene, ordu buraya geldiğinde gördüm. Onlar da hiç yabancı gibi gelmedi bana, sonuçta bizim için gelmişlerdi köye. Eğer benim için can verecekse bir adam, nasıl olurdu da ona ‘yabancı’ gözüyle bakabilirdim ki? (…) Yani senin anlayacağın, hiç yabancı birisini tanımadım. Buradan başka bir yer de görmedim hiç.”

– “İyi ya, öleceğine üzülmüyorsundur. Ne kadar az tadına bakarsak bu dünyanın, o kadar az korkarız ölümden.”

– “Bana seçme şansı verseler, ölümden korkacak kadar iyi yaşamayı seçerdim. Düşünsene bizden daha rahat yaşayan insanlara korkutucu gelen tek gün, bizim hayatımızın ta kendisi. Ve bizim hayatta yaşadığımız tüm sıkıntı, onların ancak son günlerinde tanık olduğu bir şey.”

– “Öleceğimiz an gelene kadar haklısın. Öleceğin an geldiğindeyse, böyle bir hayat yaşadığın için şükredeceksin. Hiçbir şeyi ardımızda bırakmayacağız Lukafelis. Hiçbir şeyi.”

Sustum, yavaşça ayağa kalkıp, duvara dayadığım tüfeğimi aldım ve omzuma dayadım.

– “Sigara içmeye gidiyorum.” dedim, herkes bana baktı, kimse bir şey söylemedi.

Yavaş adımlarla, etrafa dikkatlice bakarak yürümeye başladım. Fırtına önceki sessizliği yaşıyor gibiydim, belki de tam şu anda bir sigara uğruna hiç karşılık veremeden vurulabilirdim. Belki de ayrıldığım yerde silahlar patlayacaktı, sekiz kişiden geriye bir tek ben kalacaktım. Öyle bir gece ki bu, herhangi bir ihtimalin yaşanması çok zor geliyor ama birisi elbet yaşanacak. Belki hepimiz hayatta kalacağız, belki hepimiz öleceğiz. Bir tahmin yürütmek zor, kaldı ki buranın insanları yarını görmeden geleceğine inanmaz. Beyinlerindeki ‘öngörü’ kısmı çoktan yosun bağlamıştır.

Baskında harabeye dönmüş evin içine girdim, en büyük odanın en köşesine oturdum. Hırkamın cebinden bir parça çelik, çakmak taşı ve kav çıkardım. Ardından diğer cebimden de bir parça kurumuş ot çıkardım. Kavı çakmak taşına sardım, demir parçasıyla birkaç kez darbe vurdum. Kavda, zifiri karanlığı yırtan bir ışık gördüğüm anda, kavı bir parça kuru otun içine koydum ve üstünü yine otlarla kapadım. Birkaç saniye boyunca iki avucumun içinde tuttuğum otlara üfledim ve en sonunda sigara yakacak ateşi yaratabilmiştim! Kulağımın üst kısmına sıkıştırdığım sigaramı aldım ve hemen otların içinde parlamaya başlamış ateşin içinde sigaramı yaktım. Ardından da avuçlarımdaki otu yere atıp, yavaş yavaş sönmesini izledim. Ateş sönünce sigaramdan bir duman daha çektim. Tadı oldukça kötüydü. Zaten bu sigarayı saralı saatler olmuştu, nemini kaybettiği için tadının hiçbir şeye benzememesi normaldi.

Tanrım, lütfen o gece bu gece olmasın! Ölmeden önce içtiğim son sigaranın bu olmasını istemiyorum! Ve son sigaramı öylece yalnız başıma da içmek istemiyorum! Tanrım, lütfen o gece bu gece olmasın. Ölümüme yaraşır bir gece değil, bu yaşadığım.