Sigaramdan son nefesimi çektikten sonra, azıcık ileriye fırlattım izmariti. Sigaranın ağzımda bıraktığı kötü tat bir yudum su aramama neden oldu ama yanımda hiçbir şey yoktu. Ne su ne yemek ne de inanç. Bir tek sigaram vardı, o da bitmişti işte. Hiçbir şeyim yoktu artık, belki de bu gece kaybedeceğim canımdan başka hiçbir şeyim yoktu.
Gözüm az ileride duran ot parçalarına takıldı. Sigaramı yakmak için tutuşturduğum, bir kısmı yanmış kuru otlardı onlar. İşte gözüme çarpan o karartı, beni geçmişe götürdü. Seneler önce, henüz on-on bir yaşlarında bir çocukken köyümüzde Yaşlı Pranteus diye birisi vardı. Saçları ak, sakalları uzun, yüzü buruşmuş, orta boylu birisiydi. Kimse ona direkt olarak ismiyle hitap etmez, her zaman için seslenirken ‘yaşlı’ ekini koyarlardı ismine. Her zaman evinin önünde şimdi gördüğüme benzer otlar görürdüm. Çok fazla sigara içer, tutuşturduğu otları da evinin penceresinden dışarı fırlatırdı. Asla da gaz lambası kullanmazdı evinde. Söylediğine göre geceleyin gaz lambası yakmak, evin bereketini kaçırır imiş. Yaşlı Pranteus! Işıklar içinde uyusun.
Günün birinde evimin önünde çakıl taşlarıyla oyun oynuyordum. Köyün sokaklarında yassı taşlar toplamış, evimin kapısının önüne oturmuştum. Yassı taşları önüme dizmiş, büyükten küçüğe doğru üst üste koymuştum. Ardından belli bir uzaklığa gidip, üç tane şekilsiz taşla onları vurmaya, oluşturduğum yapıyı devirmeye çalışırdım. İşte o gün, Yaşlı Pranteus ceviz ağacından yapılmış bastonuyla usul usul yanıma gelmişti. Bir süre beni izlemiş, ardından yanına çağırmıştı. Kafamı ona çevirdiğimde elinde bir kitap görmüş, yanına gittiğimde ise elindeki kitabı bana uzatmıştı. Kitabı ondan alınca,
– “Bu kitabı satırı satırına iyice oku. Kitaplar sana, hiç beklemediğin şeyler öğretebilir.” demişti.
Teşekkür etmiştim Pranteus’a. Ardından büyük bir şevkle evime koşmuş, dört parmağım kalınlığındaki kitabı günlerce gaz lambasının ışığında okumuştum. Kitabın ismi, ‘Tarihin Öldürdüğü İnsanlar’ idi. Siyah ve eskimiş bir kapağı vardı, kitap oldukça yıpranmıştı. Bazen bir sayfayı çevirdiğimde sayfa olduğu gibi elimde kalıyor, dağılıyordu. O kitabı okumak gerçekten de derin bir özen gösteriyordu ki, küçücük bir çocuk olarak o özeni de oldukça iyi bir biçimde göstermiştim.
Kitabın konusu, tarihte yaşanmış savaşlardı. Bilmiyorum, hepsi yazıyor muydu fakat o kitapta bir sürü muharebe detaylıca anlatılıyordu. Savaşın tarafları, savaşın nedenleri, savaşın sonuçları, savaşın etkileri, savaşın yapıldığı coğrafya, savaşta kullanılan aletler, savaşın nasıl geliştiği… her şey yazıyordu neredeyse. Ancak benim dikkatimi çeken nokta savaştaki insanlardı ve kitabın sonunda da zaten buna değiniliyordu. Bazen bir savaşta on bin kişi, bazen yirmi bin kişi, bazense doksan bin kişi öldüğü yazılıyordu. Henüz kitabı okumayı bitirememiş iken boşluğa karışan Pranteus’un ardından oldukça büyük bir yas tutmuştum ki, bir insanın bir başkasında ne denli büyük acılar yaratabileceğini bu olay neticesinde iyi bir şekilde kavramıştım. On bin kişinin, yirmi bin kişinin ölümü ise, düşündüğümde benim için dünyanın sonu gibi gelmişti. Ben bir insanın ardından günlerce yas tutmuşken, on bin kişinin yasını tutmak hiç kimsenin hayatına sığdıramayacağı bir şeydi. Peki ya onların yasını kim tutmuştu? O ölenlerin, o isimsiz insanların… en detaylı tarih kitabında bile kim olduğu belirsiz kalmış o kişilerin yası tutulmamış mıydı? Bu durumu öyle fena garipsemiştim ki, bir zaman sonra savaşlarda ölen insanları ayıplamaya başlamıştım. Dünyaya gelmişlerdi, çeşitli zorluklar arasında büyümüşlerdi. İnsanlar tanımışlar, bir iş öğrenmişler, birilerine yardımcı olmuşlardı. İnsanlarla konuşmuşlar, belki onları güldürmüşler, toplumsal yaşantıya bir katkı sağlamışlardı. Tüm bunların üzerine ölmek de neydi? İsimlerinin dünyada kalmayacağını bile bile, düşmanın üstüne koşturmak nasıl bir aymazlık, nasıl bir gözü karalılık idi?
Senelerce ayıpladım, senelerce garipsedim savaşta ölmüş on binlerce, yüz binlerce adamı. Şimdi bakıyorum da ben de savaşta öleceğim, elimde değil. Hayat beni istememe rağmen bir ateş çemberinin içine attı. Artık ne bir hayatım var ne de bir hedefim. Ne bir hayal kurabiliyorum ne de geleceğim hakkında tutarlı bir görüş yaratabiliyorum. Ben de öleceğim, belki bu gece, belki bir gün sonra, sonra da bir çocuk eline kara kapaklı bir kitap alacak. O kitapta savaşlar yazacak, hiçbir sayfada da ‘Lukafelis’ ismi geçmeyecek. Geçse bile o kişi büyük ihtimalle ben olmayacağım. Hatta belki de savaşa katılan insan sayısına bile dahil etmeyeceklerdir beni. Şimdi düşünüyorum da, seneler önce çocukken hiçbir şey uğruna savaşmayı göze almış insanları doğrudan doğruya yargılamak, ayıplamak, hor görmek çok yanlış bir işmiş. Zira ben aslında kendimi yargılamışım, ayıplamışım, hor görmüşüm. Çünkü meğerse o ölenler benmişim! Okuduğum satırlarda aslında ben ölüyormuşum hep! Ve şimdi, şimdi yine ölebilirim. İğrenç bir sigara içtikten sonra, zifiri karanlığın içinde delik deşik olabilir vücudum. Sonra da tekrar barış gelecektir buralara. Fakat başka bir yerde, bambaşka bir coğrafyada başka bir savaş patlayacaktır. İşte ben, başka bir vücudun içinde orada da öleceğim. Tarih boyu öldüm, ölmeye ilelebet devam edeceğim. İsimsiz birisi olarak, dünya başımıza yıkılmadıkça her zaman, her yerde, deste deste öleceğim.
Artık savaşta ölenleri veya öldürenleri değil, insanları ölmeye ve öldürtmeye gönderen yapıyı ayıplıyorum. Devletleri, imparatorlukları hedef alıyorum düşüncelerimde. İnsanları kontrol altına almak için oluşturulmuş yapıyı hedef alıyorum. Aklım pek çalışmaz, hedef aldığım yapı tam da istediğim üzere bir anda yok olsa, insanlık nasıl birlik olur bilmem. Ancak şu anda yönetildiğimiz düzen gökten vahiyle inmedi ya! Şimdi terk etsek bu düzeni, elbet farklı bir yol bulabiliriz. Zaten insan canından bahsediyorum, teorik düşüncelerle yola çıkılmayacak kadar önemli bir mevzuattır bu. Pratiğe dökmek için de yeterli zamanı bulamıyoruz insanlık olarak. Yeni bir düzen kurmak için çabalamamız gereken vakitlerde ölüyoruz öylece… orada, burada, şurada. Ölüyoruz… bıkmadan, usanmadan ölüyoruz. Fakat yine de yas tutmaktan, ayıplamaktan, hiçbir şeyden de geri kalmıyoruz.
