Keşke ne yaptığım hakkında en ufak bir fikrim olsaydı!

Üniversite okumak için başka bir şehre gitmek benim için oldukça ilginç bir deneyim olmuştu. Orada kendi kendime yetmeyi, kendime bakmayı, sorumluluk almayı ve sorumsuzluklarımın beni nasıl cezalandırabileceğini öğrenmiştim. O güne kadar saçma bir yapaylık ve öngörülebilirlikle geçen yaşantımın seyri değişmiş, hayatımda ilk defa sıradan dünyevi dertleri kafama takar olmuştum. Kış yaklaşmaktaydı, bir an önce evimin doğalgazını açtırmalıydım. Markete gidip yemeklik malzeme almak ve erzak stoğumu sürekli takip etmem lazımdı. Okula gitmeli, sınavlarımda başarılı olmalı, evimi temiz tutmalı, sosyalleşmeli ve bir şeyler başarmalıydım. O güne kadar sınavlarımda başarılı olmak gibi bir kaygı bile yaşamamışken, aniden tüm hayatımın sorumluluğunu elime almış olmam bünyemde bir şok etkisi yaratmıştı. İşte ilk defa o zaman bu cümleyi kurdum kendime: “Keşke ne yaptığım hakkında en ufak bir fikrim olsaydı!”

“Kafada ampul yanması iyidir. Genel seçimlerde yanması ise iyi değildir.” – Sokrates

Üniversite dönemin başlarında sürekli olarak menemen ve sade makarna ile beslendiğim için bu duruma müdahale etmek istemiş, gecenin bir vaktinde zamanında aldığım ama paketini bile açmadığım pirinci tozlandığı yerden çıkarmıştım. İnternetten pirinç pilavı tarifine bakmış, bir süre boyunca onu taklit ettikten sonra izlediğim video canımı sıkmış, geri kalan kısmı kendi kendime başarabileceğimi hissetmiştim. Ancak-fakat hiçbir şey hayal ettiğim gibi gerçekleşmemiş, yemek pişirme faslımın geri kalanında deyim yerindeyse sıçmıştım! Kaynar bir sütlaca çevirdiğim pirinç pilavını bir müddet soğutmuş, ardından aç karnımı doldurmaya çalışmıştım lakin ortaya yenecek bir şey çıkmamıştı. Bebek kusmuğu gibi duran o pilavımsıyı ağzımdan geri boşalttım, salona gidip koltuğun üzerine oturdum. Sigarayı bırakalı altı gün olmuştu ve o anda canım karnımı doyurmak değil, bir sigara içmek istiyordu.

Aç karna sigara içmedim diyen, depresyona girdiğini iddia etmesin.

Kendimi, benim için yeni olan bir şehrin sokaklarına atmış, bana çok yakın olan otogarına doğru ilerlemiştim. Hava kapkaranlıktı, çoğu yer kapalıydı ve etrafta kimse yoktu. Ne yoldan bir araç geçiyor ne de kaldırımdan bir insan yürüyordu. Ne bir böcek yuvasına ilerliyor ne de bir kuşun ötüşü kulağıma ilişiyordu. Cansız maddelerin arasında kendime sigara alabileceğim bir bakkal aramaktaydım, otogarın karşısındakilerin bile kapattığı gerçeğiyle yüzleşmem uzun sürmedi. Yıkılmıştım. Karnım açtı, canım sigara içmek istiyordu, evde tam bir gastronomi hezimeti yaşamıştım. Ailesinin yanından ayrıldıktan sonra ne karnımı doyurabiliyor olmam ne de kötü alışkanlıklarımdan vazgeçebiliyor olmam karşısında kendi kendime öfkelenmiştim. Bir şeyler yapmam ve bir şeyleri de yapmamam gerekiyordu. Ancak-fakat kendimi, hayat hakkında en ufak bir fikrim yokmuş gibi hissediyordum.

Kırklareli otogarı. Yiğidin harman olduğu yer.

Otogarın karşısındaki bakkalların da kapalı olduğu gerçeği sırtıma bir hançer gibi girmişti. Yoldan karşıya geçtim, otogardaki küçük bir yazıhaneye doğru ilerledim, ışığı hala yanmaktaydı. Yürüdüm, yürüdüm ve kapının önüne geldiğimde camekanın arkasındaki adamın koltuğunda uyukladığını fark ettim. İçeri girip girmemek arasında kararsızdım, bu kararsızlık uzun sürmedi ve kapıyı açtım. Kapının dilindeki metal ‘tık’ etti, adam afallayarak uyandı ve göz göze geldik.

“Selamın Aleyküm abicim.” dedim. “Aleyküm Selam yeğenim.” dedi. “Abi… kusura bakma uyandırdım seni ama… sigaran varsa bir dal alabilir miyim?” diye sordum. Öksüre öksüre gömleğinin göğüs cebinden Uzun Marlbora çıkardı, bana uzattı. Sigarayı aldım, “Çakmak da rica edebilir miyim?” diye sordum. Bana ters ters baktı, bankonun kendine yakın köşesinde duran çakmağını bana verdi. Sigaramı yaktım, teşekkür edip dışarı çıktım ve art arda ciğerlerime nefesler çektim. Ardından otogardaki boş banklardan birine oturdum, o güne kadar neredeyse her saçma anımda yanımda olmuş bir arkadaşımı, Hüseyin’i aradım. Ona evde yaşadığım yenilgiyi anlattım, bu hayattan çok sıkıldığımı anlattım, ne yapacağımı bilmediğimi anlattım. Geçmişte olduğu gibi beni sükunetle dinledi, bana bir şeyler söyledi ve ardından vedalaştık. İşte şimdi yine tek başımaydım.

Bir pirinç pilavı bile yapamayan asalağın tekiyim!

Sigaramdan son nefesimi çektikten sonra kendimi yine sokaklara atmış, öylece karanlığın içerisinde yürümeye başlamıştım. Epey bir süre ilerledikten sonra sanki şehrin sonuna gelmiş gibi hissettim. Tam o sırada, yürüdüğüm sokağın sonundaki köşede bir bakkal gördüm. Led ışıktan yapılmış tabelasında birkaç nokta yanıp yanıp sönüyor, bu bakkalın isminin rahatlıkla okunmasına engel oluyordu. Yaklaşık yirmi saniyelik bir ilerleyişten sonra bakkala ulaşmış, kapıdan girmiştim. İçeriye bir süre baktıktan sona, masanın arkasında duran ellili yaşlardaki adama alkol dolabının yerini sormuştum. Adam derin bir nefes çekmiş, alkol satışı yapmadığını söylemişti. İçinde olduğum o sıkıntıdan olsa gerek, adama şu saçma soruyu sormuştum, “Rakı da mı yok?”

“Hayır.”

“Peki yakınlarda açık bir tekel bayii var mı?”

“Sanmıyorum, kapatmıştır her yer.”

“İçki satan bir yer yok mu?”

Adam tekrar derin bir nefes çekmiş, göz altı morluklarıma bakarak, “Aşağıdaki sokaktan içeri girip sola döndüğünde yirmi dakikalık mesafede meyhane var.” demişti.

“Yirmi dakika mı? Yürüyerek mi?”

“Evet, yürüyerek.”

“Uzak yani.”

“Evet, biraz uzak.”

Adama hesap sorarcasına şöyle sormuştum, “En yakın meyhane çok uzaktaysa, sen niçin rakı satmıyorsun burada?”

Adam bana cevap vermemişti, bir paket sigara alıp çıkmıştım dükkandan.

Hayat bazen insandan rakı sahibi olabilmesi adına çok şey ister.

Bakkaldan çıktıktan sonra kendi kendime “Ne yapıyorum lan ben?” diye sormuştum. Birkaç saat sonra gün doğacaktı, girmem gereken bir ders başlayacaktı ve ben daha doğru düzgün tanımadığım bir şehrin yabancı sokaklarında aç, yorgun, uykusuz ve öfkeli bir biçimde alkol arıyordum. Üstelik alkolü bırakalı tam altı gün olmuştu! Sanırım yeminime sadık kalamamak o günlerden beri en sevdiğim alışkanlığımdı.

Sokakta gerisingeriye yürümeye başladım. Kendi kendime dedim ki: “Eğer bu hayat hakkında kimsenin garipsemeyeceği bir fikri tecrübe edecek kadar boş vaktim olsaydı yine de bunu yapmak yerine, Teoman’ın ‘Güzel Bir Gün’ şarkısının klibinde kaç kez göz kırpıp derdini haykırdığını sayardım.”

Evet, belki de bu hayatta hep bundan kaybettim. Yemek yapmayı adamakıllı öğrenmek yerine gecenin köründe alkol aradım. Sigarayı bırakmaya karar vermeme rağmen bunu bozup, yazıhanesinde uyuklayan adamı ürküttüm. Evime dönüp yarınki dersime güzel bir uykuyla gitmek yerine gecenin köründe bir bakkala hesap sordum. Yeni bir dil öğrenmek yerine, bir ehliyet almak yerine, başarılı bir öğrenci, sevilen bir kardeş olmak yerine hayatın ne kadar saçma olduğunu düşündüm ve saçma sapan bir hayat yaşamakta ısrarcı oldum. Peki ya bu saatten sonra ne yapabilirim ki? Bana bunu hissettiren olayların üzerinden seneler geçmiş olmasına rağmen o anın tadını hala damağımda hissedebiliyor, hayatımı da aynı saçmalıkla yaşamaya devam ediyorum. Sanırım bu hayat hakkında en ufak bir fikre bile sahip olmamak en sevmediğim ama en eğlendiğim alışkanlığımdı.

Saçmalığın daniskası.

Bohem desem bohem değilim, hippi desem hippi değilim. Nihilist desen onu da olamam, sıradan bir insan olmayı bile beceremem! Benim hayata geçireceğim sıradanlık bile sıra dışı partiküller içeren dev bir zifte benzer. Elbet kaderimde Paris’in prensi olmak yazmıyordur lakin Istıranca Dağlarında köse bir külhanbeyi olmaktan gocunmam. Yarın öbür gün beş parasız kalsam bile kafama takacağım ilk şey fakirliğim olmayacaktır. Kömür katranındaki hidrokarbon türevlerini araştırırken yanlışlıkla yapay bir tatlandırıcı olan sakkarini keşfeden Fahlberg’in izinden gittiğimi iddia etmiyorum ama ne tür sorunlarım olursa olsun, kafama sıkıcı dünyevi dertleri takacak değilim. Sanırım bu yüzden de hiçbir zaman hayat hakkında en ufak bir fikrim bile olmayacak, “Keşke ne yaptığım hakkında en ufak bir fikrim olsaydı!” diye hayıflanıp duracağım.

Yarın öbür gün beni sokakta görürseniz, bir şeyler hakkında fikir sahibi olmam kimseyi yanıltmasın. Bir süre konuştuktan sonra beni zeki birisi bile zannedebilirsiniz ama bildiğim tek bir şey varsa, o da bildiğim her şeyden mide bulandırırcasına şüphe ettiğimdir. Kaldı ki yaşadığı evrenden kusarcasına iğrenmek zaten ancak bana nasip olabilir. Çünkü bu hayatta en çok güldüğüm şey saçmalığın kendisidir ve evren kendini her zaman sanki manalıymış gibi gösterir.


Yorum bırakın