Her şey, Kırklareli şehrinde geçirmiş olduğum bir sonbahar gecesinde başlamıştı. Kendimi, ansızın bir dövme ve küpe sevdası ile yanıp tutuşurken bulmuştum. İlk başlarda bu sevda zararsız gibi görünüyordu fakat bir zaman sonra aynaya bakıp, boynumun ve sol kolumun tamamını kapsayacak efsanevi bir dövmeyi uzun uzun hayal ettiğimi fark edince, üniversiteye birkaç gün sonra başlayacak olan çoğu kent insanının yaşadığı hayallerde boğulduğumu fark etmiştim. Böylesi acele kararlar insana felaketten başka bir şey getiremezdi ve bunu anladıktan hemen sonra dövme sevdamı rafa kaldırmıştım. Yine de içimde bitmek bilmeyen bir yangın vardı, ilk iş olarak en yakın berbere gidip saçlarımı üç numaraya kestirmiştim.

Saçımı üçe vurdurduktan sonraki günlerde aynaya baktığımda, dövme sevdamın tekrardan alevlendiğini hatırlıyorum. Zira kafam topatan kavunu gibi ortaya çıkmış, yüzümün ifadesizliği büyük ve acınası bir netliğe kavuşmuş, bir anda sokaktan öylece geçen normal bir insana dönüşmüştüm. Oysaki normal olmamam lazımdı! Seneler boyu hor gördüğüm, aşağıladığım, gençliğimin cehaletine sırtımı dayayarak ideolojim önündeki engel olarak gördüğüm bir tersane işçisine dönüvermiştim.
Kırklareli’nde bir çıkmaz sokakta haftanın sadece iki günü okula gitmem ve 1+1 evde sürekli olarak aynaya maruz kalmam, bu sadeliği bir türlü hazmedememe sebebiyet veriyordu. Kalkmış, günlerdir burnumda tüten memleketime, Büyükçekmece’ye gitmiştim. Aslında feci derecede hastaydım ve hastalığımın en sancılı saniyelerinde bile içten içte normalliğimin ateşinde kavrulmaktaydım. Kendimi çok da iyi hissetmememe rağmen, kendimi tatmin etmek adına kulağımı deldirmeye karar vermiştim.

Senelerce başarısız olup durmuştum sağda, solda, okulda, sokakta! Hiçbir zaman parmakla gösterilmemiş, bazı nadir anlar dışında asla takdir edilmemiştim. Alkol sofralarının müdavimi, soğuk gecelerin başarısız yazarı, altıya altı halı saha maçındaki tek çakılı stoperdim. Birisi okuldan kaçacaksa ilk bana haber verir, birisi yeni bir alkol deneyeceği zaman ilk bana danışır, birisi dert anlatmak istiyorsa ilk bana gelir ve gecenin sonunda benim anlattıklarıma üzülürken bulurdu kendini. İşte ben buydum ve kulağıma küpe takınca o olmayacaktım! Saçlarım da uzayacak, en sonunda da belki küçük bir dövme yaptıracaktım. Her şey değişecekti, her şey! Eskisi gibi saçma sapan bir insan olamayacaktım.

insanın hamurunda saçmalık varsa,
kıblesi manasızlıktır.
Koca bir değişim hareketinin ilk basamağı olarak, memleketimin sahiline yakın bir yerdeki semt dövmecisine gitmiştim. İçeri girdiğimdeyse hayatımın şokunu yaşamıştım, beş yıllık can düşmanım içeride oturmaktaydı. Ancak-fakat beni üç numara saçla görünce tanıyamamış olacak ki, yanındaki yedi cengaverle bir olup, tek başına karşısında duran mevzulusunun götünden kan almak yerine telefonuyla ilgilenmeye devam etmişti. Bense başka birisinin yönlendirmesiyle sedye benzeri bir koltuğa oturmuş, yan bakınca görebildiğim güvenlik kamerasını izliyor, kameradan ‘o’ lavuğun hareketlerini takip ediyordum. Eğer aniden mazi aklına gelirse ve bağırarak ayağa kalkarsa, hemen önümdeki sehpadan makası alacak ve mevzulumun kalbine sokacaktım. Böyle planlar, insanın hayatında asla gerçekleşemeyecek olsa bile mutlaka yapılmalıydı.
Yıllar önce ikimiz de birbirimize karşı ellerimiz geride ve yumruk yapmış şekilde bekliyor, birbirimizin gözünün içine Üsküdar sapığı edasıyla bakıyorduk. Kavga etmemiştik. Bu olaydan yıllar sonra ise sahilde, bildiğiniz tayfalı ve köpekli bir grubun içinden çıkmış, ona posta koyuşumun ardından nedense dişlerimi ağzıma vermemişti. İşte ondan da yıllar sonra, yine dokunmamıştı bana işte! Eline tam üç kez geçmişti o fırsat, üçünde de son hamlesini bir türlü yapmamıştı. Teke tek kavga etsek bile iki kolumu çıkarıp baldırıma takabilir, Sarıyer çölünde kanımı kurutup beni evinde sehpa olarak kullanabilirdi. Ama yapmamıştı. Koltuğunda oturmuş, telefonuyla ilgilenmiş, belki de hayatın ona taktığı sayısız kazığına üzülmüştü. Bense başka birisinin dondurucu sıktığı kulağımın delinmesini beklemiştim.

Kulağımı delen kişi, işi bittiğinde yanımda bir küpemin olup olmadığını sormuştu. Esasen pantolonumun çakmak cebinde, şeffaf kutusunda bir küpe mevcuttu lakin göstermeye tenezzül bile etmemiştim. Zira onu gün yüzüne çıkardığım anda, zincirinin ucunda sallanan çizgili ‘A’ harfini görebilirlerdi. Beni durduran şey sadece görmeleri değil, muhatap olduğum insanların anarşizmi bir godoşluk olarak algılayacak kadar eğitimsiz kimseler olmasından kaynaklıydı. Sırf bana ibret olsun diye Bakunin’in kalan partiküllerini mezarından çıkartıp Albatros Sahilinde yedi defa tur attırabilirlerdi.
Yanımda küpe olmadığı söylemiş, dükkandan yeni bir küpe almış ve üçüncü defasında da Büyükçekmece’nin en kuru özgüvenli kişisinin pençesinden kurtulmuş olmanın sevinciyle eve gitmiştim. Belki de Büyükçekmece’nin en şanslı insanıydım ki, gezdiği sokakları bile kendisinin tapulu malı olduğunu sanan kişilerle çok defa papaz olmama rağmen seneler boyunca götümün üstüne rahatça oturabilmiştim.

Eve geldiğim vakit hemen tuvalete koşmuş, kulağımdaki küpeyi çıkartıp, kendi küpemi takmayı denemiştim. Tabii ki başarılı olamamıştım. Tuvaletin hafiften tozlanmış aynasının önünde sinir krizi geçirip, kanayan kulak mememe selpakla tampon yaparken, annemin geldiğini işitmiştim. Annem daha evin dış kapısını kapatmadan ona koşmuş ve “Allah’ın varsa şu küpeyi takarsın bana.” demiştim.
Amacım ani ve agresif davranarak bir şok dalgası yaratmak ve annemin kulağımı deldirdiğim gerçeğini hemencecik es geçerek, bana yardıma koşmasını sağlamaktı. Bu ufak ve açıkçası alçak olan psikolojik oyunum sonuç vermişti. Kendimi bir anda mutfak ışığının altında kulağım ince ince sızlarken bulmuştum. Annem yakın gözlüklerini yüzüne takmış, küpemi kulağıma takmaya çalışıyordu ve bir türlü de başarılı olamamıştı. Üniversite çağındaki evladından ergen çığırışları duyuyor olmasının şaşkınlığı ile kulağıma daha da abanıyor, bazen deliği es geçip şahdamarıma bastırıyordu küpenin iğnesini.

Annem bu operasyonda başarılı olamayınca, gecenin bir vakti evden fırlamış ve yakınlardaki bir kadın kuaförüne gitmiştim. Dövmeciden aldığım küpeyi elimde tutarak, üç numaralı saçlarım ve endişeli surat ifademle derdimi anlatmıştım. Otuzlu yaşlarına gelmiş bir bayan önce beni sakinleştirmiş, ardından da bir koltuğa oturmuştu. Yaklaşık beş dakika boyunca sırasıyla kulak mememe merhem sürmüş, küpeyi takmaya çalışmış, boynuma kadar akmaya başlayan kanımı temizlemiş ve tekrar merhem sürmüştü. Bu işlemler defalarca tekrarlandıktan sonra başka bir bayan gelmiş, o da aynı işlemleri gerçekleştirmişti. Mekanda bulunan müşteriler de yavaş yavaş olaya müdahil ve hatta seferber olmuşlardı. Yıllar evvel menopoza girmiş ve saçlarına yeni fön çekilmiş bir sürü kadın tarafından etrafıma etten bir istinat duvarı örülmüş, durumumla ilgileniliyordu. Birisi çıkıp “İğneyle yol açın.” diyordu, başka birisi “Tuzla ovun.” diye akıl veriyordu. Nihayetinde önüme uzun saçlı bir adam dikilivermişti. Kulağına bakmıştım, iki kulağında da küpe vardı ve sanki sıkıntılarımı görüp İsa Mesih’in ışığıyla yardımıma koşmuştu. Bu sırada başka bir şey daha fark etmiştim: Sağ elinde bir adet kargaburun vardı.

Artık iş bir devlet meselesine, bir şan şeref davasına dönmüştü ve bir sürü farklı insanın gün boyu parmakladığı kulak mememde bir küpe deliği değil, arkamdan esen rüzgarın şakaklarımda cereyan etkisi yaratabileceği bir boşluk açılması planlanmaktaydı. Yine de kriz kontrolüne sahip bir insan olduğunu, beni arkadaki ağda odasına çağırdığında fark edebilmiştim. Ağda odasına gitmiş, yine sedye benzeri bir yatağa oturmuştum. Oturduktan sonra da fark etmiştim ki, odanın diğer ucunda zincirle bir köpek bağlanmıştı. Oldukça iri bir köpekti ve aramızda aşağı yukarı iki metrelik bir mesafe vardı. Uysaldı ama bana doğru nefes alıyor, gözlerimin içine bakıyordu. Gerilmiştim.
Bu sırada odadan içeriye uzun saçlı adam girmişti. Ellerine bakmış, elindeki kargaburunu bıraktığını fark etmiştim. “Sana yeni bir delik açacağız.” demişti ve eklemişti, “Düzgün bir delik!”
Elindeki sivri ve uzun bir metal çubukla yanıma yaklaşmış, kulağımın içine hızlıca yeni bir delik açmak için harekete geçmişti. Bedenimi, su tabancasından büyük bir basınçla dışarıya fışkıran suyun o hissiyatı sarıp sarmalamış ve iğnenin kulak mememin diğer tarafından çıkmasıyla irkilmiştim. Artık kanım kulak mememden damlamıyor, resmen akıyordu! İnce belli bir bardağa doldurup içine üç şeker atsan, milliyetçi bir insanın içebileceği kadar demli bir sıvı elde edilebilirdi. Ancak-fakat artık sorun ne çektiğim acıdaydı ne oradan oraya savruluyor oluşumdu ne de akıttığım kandı! Sorunum, ruhsal bir değişim uğruna yüzleştiğim bu manasız olaylardı! Bu manasızlık artık bana fazlaydı. Ben, Kırklareli’nin bir çıkmaz sokağında daha rahattım. Her gün denk geldiğim at arabalarının arasında, inşası devam eden tuğla yığınlarının içinde, şiveli konuşan insanların ortasında daha bir birey, daha da normaldim! Evet, normaldim! Seneler evvel beni bir köpek ısırdığında bir kuaförün arkasındaki depoda kuduz aşısı olmuşluğum da vardı lakin bir kuaförün ağda odasında, kanlar içinde, neredeyse benim kadar bir köpekle bakışıyor olmam daha da anlamsızdı! Günlerdir nefret ettiğim normalliği o anda öylesine büyük bir istençle özlüyordum ki, gözlerimi her kapattığımda yaşadığım anın bir rüya olmasını diliyordum.

En sonunda nihayete erilmişti. Uzun saçlı adam takamamıştı küpeyi. Yeni açtığı deliğe sokamamıştı! Ellerim ayaklarım titremeye başlamıştı, bir saat kadar evvelinde aile evimde geçirdiğim sinir krizini yaşama raddesine gelmiştim ancak esnafa, anneme çemkirdiğim gibi çemkiremezdim. Harap olmuş kulağımla öylece ortada kalacağım gibi, bir de gündüz vakti eski hasmımdan yemediğim dayağı burada, kuaför esnasından yiyebilirdim! Susmuş, bunu da içime atmıştım.
Adam artık ne kadar acı çekmiş olduğumu fark etmiş olmalı ki, bana kendi küpesini hediye etmişti. Kabul ve teşekkür etmiştim, adam da benim küpemi değil, hediye ettiği düz uçlu küpeyi takmıştı kulağıma. “Heh.” demişti, “Bunun girmesi kolay, senin küpenin ucu kavisli, girmiyor. Biraz delik kendini kabul ettirsin, birkaç ay sonra sen kendin değiştirirsin.” diye eklemişti. Sözleri bittikten sonra hafiften tebessüm eder bir tavırla bana yol vermiş, aynaya bakmamı söylemişti. Aynadan kendime baktığımda büyük bir şok yaşamıştım çünkü kulak mememden sarkıp, boynumun yarısına kadar gelen bir haç olduğunu fark etmiştim. Ufaktan bir ürpermiş, anlamsızlık deryasında manasızlık yutmuştum. Ulan tamam, o güne kadar öyle çok da Müslüman yaşamamıştım da, bu kadarı da fazlaydı! Senelerdir yaşadığım semtte anarşizmin baş harfinden bile korkarken, sokaklarında kulağımda haçla gezemedim!

Böyle bir şeyle de karşılaşabilirdim.
Uzun saçlı adamı ikna ettikten sonra, az önce elinde gezdirdiği kargaburunla küpenin başından aşağı sallanan hacın zincirini koparttırmış ve kendimi tekrar sokaklara atmıştım. O zamanların parasıyla bir kulak deldirmek için tam elli lira harcamış, bir sürü manasız olay yaşamıştım. Bir de üstüne, umarsızca deşilen, zarar verilen, kanı akıtılan kulak memem için merhem almam gerekiyordu. Bunu es geçemezdim, sağlığımdan da olursam tüm bu manasızlıkları kulağımdaki iltihap ve bir adet küçük metal topaçla karşılamak zorunda kalacaktım.
Yürümüş, yürümüş, yürümüştüm… bir eczane bulmuştum ama kapanmıştı. Kapısına asılan nöbetçi eczane ismine bakmıştım, bahsedilen yer az önce yürüdüğüm istikametteydi ve az önce çıktığım kuaförün önünden tekrar geçmek istemiyordum. Yolumu uzatmış, bahsedilen eczaneye ulaşmış, son derece rahatsız edici bir terlemişlik haliyle içeri girmiştim. Kuaförün bana tavsiye ettiği merhemin ismini söylemiş ve cebimden cüzdanımı çıkarmıştım. Cüzdanımın içinde duran iki adet beş lira ve bir adet yüz liraya bakarken eczacı adam bana merhemin 10 lira 75 kuruş olduğunu söylemişti. Hiç bozuğum yoktu, yüz lirayı bozdurmak zorunda kalacaktım, bu gerçek tekrar sinirlerimi bozacaktı ki, cüzdanımın halini gören eczacı herhangi bir tepki vermemi beklemeden 10 liranın yeterli olacağını söylemişti. Hayat bana tekrar tadımı kaçıracak bir olay yaşatacaktı lakin bu yaşlı adamın yaptığı 75 kuruşluk indirim resmen kışıma bahar getirmişti.
Merhemi almış, 10 lirayı uzatmış, teşekkür edip arkamı dönmüştüm. Tam eczaneden çıkacaktım ki, eczanenin dev camekanının yansımasında kendimi görmüştüm. Kulak mememden akan kan boynumun aşağılarına kadar uzanmış ve orada kurumuş kalmıştı. Duraksamıştım. Küpenin anormalleştiremediği yüzüme bakmıştım. Kanlar içindeydim, kulağım sızlıyordu, anlamsızlık sırtıma her saniye bıçak gibi girip çıkmaktaydı! Psikolojik olarak yıkıldığımı hissetmiştim, dönüp yaşlı eczacıya koşasım ve sarılasım, kazağının kokusunu içime çeke çeke ağlayasım gelmişti. Yapmamıştım. Büyük bir sükunet içerisinde eczanenin kapısını açmış, kendimi kararmış göğün altına fırlatmıştım. Kara kara bulutlar Büyükçekmece’yi tamamen kaplamıştı, çok değil on dakika içerisinde büyük bir yağmur yağacağı belliydi. Soğuk soğuk rüzgarlar esiyor, tüylerimi ürpertiyordu. Yürümeye devam etmiştim. Her zaman olduğu gibi işte. En nihayetinde hangi manasızlığa göğüs germemiştim ki? Her şey olup bittiğinde, başıma gelen tüm saçmalıkları vakur bir şekilde karşılamamış mıydım? Karşılamıştım. Zaten bana da bu yakışırdı fakat açıkçası biraz yorulmuştum. “Neyse…” demiştim kendi kendime, “Neyse… zaten yaşamak dediğin şey bu değil de ne?”

