Neredeyse tüm insanların bildiği, bir çok insanın ise hayatında en az bir defa da oynadığı bir oyunun Türkçe ismidir ‘Amiral Battı’. İki kişiyle oynanır, oyuncular kendi gemi filolarını diğer oyuncudan gizleyerek, ona on bir tabla üzerinde yatay ve dikey şekilde yerleştirir. Oyun başlar, sırayla düşman tablası üzerindeki kare kutucuklara atış yapmaya başlanır ve düşman gemilerini en önce batıran oyunu kazanır. Aslında çok basit bir oyundur amiral battı. Ancak-fakat insan dönüp de baktığında esasen orada sadece alelade bir savaş değil, bir sosyoloji tezi görür. Karşısındaki insanı yenmek için onun gibi düşünmeye, onunla empati yapmaya çalışmak demek, sıradan insanlar için korku verici bir sinsiliğin yeşermesine sebebiyet verir.
Karşımızdaki insanın amiral gemisini batırabilmek için, ‘Acaba o olsaydım amirali nereye koyardım?’ diye düşünmemiz gerekir. Bu durum aslında klasik strateji metotlarının temel taşlarından birisidir lakin insanoğlu bunu günlük hayatına soktuğunu anladığında artık eskisinden daha da tehlikelidir.

Hayatımdaki insanları üçe ayırıp, bu şekilde incelemeye başladığımda, modern insanın en temel sorunlarından biriyle karşılaştım. Bu üç kategorinin ilk sınıfı ‘Aynı masaya oturmadığım…’ kişilerdi. Bu insanlar ile herhangi bir şeyin savaşını vermiyor, bazen onlarla selamlaşıyor, bazen muhabbet ediyor, bazen ortak duygular paylaşıyor ama katiyen onlarla iletişimsel ya da psikolojik bir oyun oynamıyordum. Onlar vardı, ben vardım, her şey normaldi. Öylece zaman geçiriyorduk.
Bu ikinci kategorinin ikinci sınıfı ‘Satranç oynadığım…’ insanlardı. Bu insanlar ile bazen çıkar, bazen ego, bazen de çok alakasız bir konunun çatışmasını yaşıyordum. Atımı L sürüyordum, o kalesini oynatıyordu. Ben piyonumu ilerletiyordum, o vezirle şahıma yaklaşıyordu. Bu insanlar ile böyle ilişkiler kurmak beni oldukça mutsuz etmekteydi ama oyun bir kere başlamıştı, gerçek hayatta asla ama asla şah-mat pozisyonuna gelmeyecek olmamızı bilmeme rağmen bu oyunu oynamak zorunda kalıyordum.
Üçüncü kategori ise içimi yiyip bitiren fikirlerin sebebi olan insanlardan oluşmakta. Bu insanlar, ‘Amiral battı oynadığım…’ insanlar. Onlarla ne zaman bir iletişime geçecek olsam, tablalarına bir torpido yollamak zorunda kalıyorum. Amansız ve gereksiz bir ‘haklılık’ savaşına dönüyor konuşmalarımız. Bu iş satranç oynamaktan çok daha tehlikeli! Çünkü gerçek hayatta şah-mat yoktur ama gerçek hayatta amiraliniz batabilir. Onu karşınızdakinin asla aklına gelmeyecek bir yere yerleştirmeniz, ardından da karşınızdaki gibi düşünüp amiralini yok etmelisiniz.

Herkesin kendince haklı olduğu bir dünyada amiral battı oynamak saçma sapan bir ego savaşından başka bir şey değildir ve yaşam kalitemizi düşürmek dışında hiçbir işe yaramaz. İşte bu gerçeği fark ettiğim andan itibaren usul usul bu tarz insanların yanından sıyrıldım ve sıra bana gelmesine rağmen hiçbir torpidoyu ateşlemedim. İlk başlarda kızgınlığıma katlanmak ve içimde biriken nefreti atmak zor olmuştu ama şimdilerde dönüp de geçmişe baktığımda bu halimden çok memnunum. Sırf benimle çatışmayı istediği için karşımdakine bu şansı verip, onu yenmek için ona benzemeye çalışmak, bugün kendim olmamı kesinlikle engelleyecekti. Bugüne geldiğimde ise bakıyorum da, işte sadece kendime benzemekteyim! Peki ya bu bana nasıl bir feraset, nasıl bir şeref, nasıl bir bilgelik kazanmıştır dersiniz? Bilemiyorum. Eğer bilseydim, sevmediğim insanları lobut yapar, onlarla bowling oynardım.

Gerçek hayattaki düşmanlar, dizilerdeki veya kitaplardaki gibi değildir. Öyle karşına çıkıp da önünde Jacopo Balestri gibi durmazlar. Ama düşman, düşmandır işte. Gerçek hayatta herkesin düşmanları vardır, çoğu zaman düşman olduğunu da kabullenemeyiz ama varlıklarını inkar etmek de kendi şahsiyetimize bir hakarettir. Ona bakarız, gözlerine bakarız, dişlerine bakarız, beraber gülüp eğleniyor durumda olsak bile düşmanımız olduğunun bilincinde kalmaya çalışırız.
Eskiden kendimi çocukluğuma karşı mahcup hissederdim. Hayatı tanımaya ve anlamlandırmaya çabaladığım o dönemlerde yaşama karşı umudum çok yüksekti ve her şeyin güzel geçeceğini düşünürdüm. Ancak-fakat o hayallerin yerini karamsar düşünceler aldı ve çocukluğumdaki rüyalarıma karşı keyifli bir hayat ve mutlu geçen anlar borçluyum. Kendini ‘günah’ denilen tabuların tabutları içerisine koymayan, her şeyi ve her hareketi manasız gören ama yine de dürüstlükten taviz vermeyen bir insan olmak dünyanın neresinde olursanız olun çok zordur. Tarihte de bu böyleydi ve gelecekte de benim gibi insanların en büyük meselesi olarak kalacaktır. Her şey manasızdır, yine de var olduğu sanılan bir Tanrı’nın sizi takdir edeceği şekilde yaşamayı tercih edersiniz ve ne yazık ki sokağa çıktığınız anda sizinle ‘amiral battı’ oynamaya hevesli bir sürü insan vardır.

Kadınlar sinsi varlıklardır. Evet, gerçekten böyle düşünüyorum! Ama bunu herhangi bir kuyruk acıma dayandırarak dillendirdiğimden değil, elimde kendime göre birkaç yeterli sebep olduğunu düşündüğümden söylüyorum. Kadınlar sinsidir, çünkü yüzyıllar boyunca sinsi olmak zorunda bırakılmışlardır. Bakmayın son yüz yılımızda herkesin eşit olduğunun söylenmesine, geçmişte her kimlik toplum içerisinde bir ast-üst kademesiyle var oluyordu. Erkekler kadınlara karşı, beyazlar siyahlara karşı, zekiler aptallara karşı, zenginler fakirlere karşı kesinkes üstündü. Artık bu ‘üstünlük’ meselesi kademe kademe silinmiş durumda, elbette hala şahit olmamıza rağmen eskisi kadar vahşi değil.
Bir örnek vermek gerekirse, Orta Çağ Avrupa’sına dönüp bir bakabiliriz. Vakti zamanında, tüm Avrupa kıtası dinin dogmaları tarafından çalkalanırken bir çok ülkenin bir çok yöresinde ‘Cadı Avı’ ayinleri yapılırmış. Bugün bakıldığında ‘cadı’ kelimesi mevzubahis olduğu zaman aklınıza ne geliyor? Bir kadın. Sizce bu imge yersiz bir tasavvurdan mı ibaret? Hayır. Cadıların kadın olmasında bir sebep var.

Orta Çağ Avrupa’sında yalnız yaşayan bir erkeğe nasıl davranılırdı, hiç duymadım. Bilgi akışının çok hızlı ve kesintisiz bir çağda yaşadığıma göre ve bu konuda önüme hiç bilgi gelmediğine göre yalnız yaşayan bir erkeğin başına absürt olaylar gelmediği aşikar. En fazla semt halkı adamla taş*ak geçmiştir, o kadar. Ancak-fakat yalnız yaşayan bir kadının başına ne gelirdi biliyor musunuz? Bence biliyorsunuz.
Kadın dediğimiz organizmalar, son yüz yıldan önce neredeyse her zaman itin götüne sokulan, ikinci plana atılan, hor görülen, kimi zaman evden çıkarılmayan, fikirleri dinlenmeyen kişilerdi. Onlar, ataerkil medeniyetimizin erkeğin arkasındaki bir hizmetçiydi! Onlar erkeğe yemek yapmalı, erkeğin evini temizlemeli, erkeğin ihtiyaçlarını gidermeli, çocuk doğurmalı, erkeğinin kalbini hoş tutmalıydı ve bundan başka bir şey yapması düşünülemezdi. Kraliçe ve prensesleri, küçük kabilelerdeki savaşçı kadınları saymazsak, eski zamanlardaki bütün kadınlar bağlı oldukları bir erkeğin hizmetçiliğini yapan basit ve önemsiz birer insandan ibaretlerdi.

Toplum içerisinde en alt kabul edilen, nüfus sayımlarına dahil edilmeyen, köle gibi görülen bu insanların, aynı toplum içerisinde bir ‘birey’ olarak kabul edileceğini düşünüyor musunuz? O yüzden belli bir yaşın sonrasında hala evlenememiş ya da dul kalmış kadınlar, Orta Çağ toplumunda kabul edilemiyordu. Hatta ve hatta kendi başına yaşayan her kadın, toplum bir sorun yaşadığı zaman direkt sorumlu tutuluyor, cadı olduğuna dair laflar söyleniyor ve yakılarak öldürülüyordu. Bu durum Asya kıtasında, Arap coğrafyasında ya da Afrika’nın kurak topraklarında da farklı değildi. Bir kadın bir erkeğe kölelik yapmadığı an direkt olarak kara listeye alınıyor, tanımı farklı olsa dahi bir şekilde bir kimliğe sıkıştırılıp katlediliyordu.
Kadınların geçmişte bir erkeğin kölesi olma zorunluluğu çok ama çok acayip bir rotanın oluşmasına yol açtı. Her zaman için erkeğin gölgesinde kalacak olan ‘kadın’, sinsileşti. Kadın, erkeğe emir veremezdi. Ama erkeğini usul usul doldurup onu savaşa bile sürükleyebilirdi. Kadın ikinci planda kalmaya mahkum olduğunu kanıksamıştı ve her şeyi erkeklerin yönettiği bir dünyada, erkeği yönetmenin ilmini öğrendi. Bu ilim onlara bir sinsilik kattı ve yaşadıkları travmalar DNA yoluya nesilden nesle aktarıldı.

Son yüz yılda ise ne oldu dersiniz? Herkesin aslında eşit olduğunu, hiçbir insanın hiçbir insandan üstün olamayacağını haykıran ‘hümanist’ insanlar türedi ve gelecekte de bu eşitlik ilkesinin giderek artacağını düşünmemek elde değil. Peki ya bu neye yol açtı? Yıllarca ezilen, hor görülen, fikri dinlenmeyen bir kesim, tartışmasız otorite olan diğer bir kesim ile aynı seviyeye ulaştı/ulaştırıldı. İlk düşünüldüğünde birçok kişinin iyi bir gelişme olarak gördüğü bu eşitlik, yüzyıllar boyu beyninde sinsilik tohumları yeşerten ve DNA’larından akıp gelerek kalbinde bir intikam duygusu yaşatan kadınların bir rövanşına sebebiyet verdi. Kadın ve erkek ‘amiral battı’ oynamaya başladı, erkekler o güne kadar tekmelediği, yeri geldiğinde canlı canlı toprağa gömdüğü kadına karşı sudan çıkmış balığa döndü! Çünkü erkekler hor gördükleri o insanları anlamak için hiçbir zaman çaba sarf etmemiş, kadınlar ise kadınlığın var olduğu günden beri erkeklerini yönlendirebilmek için onların beyninin nasıl işlediğini ezberlemişlerdi. Böyle bir düelloda kimin amiralinin batacağı çok açıktır.

– “Yoo… çok açık giyinmedim?”
Bu durumu sadece kadın-erkek olarak algılamanızı istemem. Geçmişte ezilen herhangi bir halkı, bir ten rengini, bir kavmi, bir dinin mensuplarını aklınıza getirebilirsiniz. Yüzyıllar boyunca sürgün edilen, öldürülen, yakılan, sabuna çevrilen Yahudilere gidip de ‘Biz artık eşitiz.’ dediğiniz anda onların da kendi içlerinde yeşertmiş oldukları sinsilikleri meydana çıkacak ve yüzyıllar boyu kendilerini ezmiş olanlardan intikamlarını almaya çalışacaklardır.
Beynindeki evrimde dedelerinin travmalarını, adaletsizliklerini ve acılarını devralmış insanlar da haliyle ‘amiral battı’ oynamaya daha da hevesli oluyor. Bir kadın erkeğe karşı duygu sömürüsü yaparak onu ağına almaya çalışıyor, bir Yahudi soykırımı bahane ederek insanları susturuyor, Amerikan zencileri kölelik zamanını hatırlatarak işledikleri suçlara bahane yaratmaya çalışıyor. Şimdi kalkıp da ne bir milleti ne de bir cinsiyeti suçlayacak değilim. Sadece şu gerçeği kanıksattırmaya çalışıyorum: Dünü hatırladığımız sürece yarın da kavga edeceğiz. Dünü unutmamız imkansız, çünkü geçmişi biyolojimizde saklıyor olacağız.
Tüm bunların yanına günlük hayatımızdaki sorunları, çarpık ilişkilerimizi, anlaşmazlıklarımızı, yaşadığımız buhranları ve çevresel etkileri de eklediğimiz zaman insanlar karşı karşıya geldiği an sanki bir Yu-Gi-Oh düellosu yapar gibi hareket etmesi çok normal. Ailemizle, bir duygu bağı oluşturduğumuz insanlarla, dostlarımızla, iş arkadaşlarımızla gün içerisinde karşı karşıya geliyor ve bazen amiral batırmak zorunda kalabiliyoruz. Herkesin beyninde taşıdığına bağlı olarak bir taş-kağıt-makas sistemi gibi kazanıyor ya da kaybediyoruz.

– Sen doğruları sakladın!
– Sen doğruları eksik söyledin!
Bir sidik yarıştırma telaşı gibi gözüken bu tartışmalarımız esasen içi boş birer haklılık savaşından ibaret. İnsanlar ile ilişkilerimize bu tür stratejileri, planları, oyunları sokmaktan kaçınmalıyız ama sorun şu ki, geçmişte yanlış şeyler yaşandı ve bunları hatırlıyoruz. Sırf hatırladığımız için de kimi zaman da yanlış şeyler yapmaya devam edeceğiz. Ne yazık ki hiçbir insan her şeyi unutacak kadar ergin değil. Kimi zaman birbirimize hiç bulaşmayacak, kimi zaman karşımızdakiyle masum bir satranç savaşına girişecek, kimi zaman ise birbirimizin amirallerine saldıracağız.
Daha önce de söylediğim gibi, eskiden kendimi çocukluğuma karşı mahcup hissederdim. Hayatı tanımaya ve anlamlandırmaya çabaladığım o dönemlerde yaşama karşı umudum çok yüksekti ve her şeyin güzel geçeceğini düşünürdüm. Ancak-fakat o hayallerin yerini karamsar düşünceler aldı ve artık suçlu olmadığıma kanaat getirdim. Artık geçmişime karşı mahcup hissetmiyorum kendimi. Zira çok kazanmak isteyen, çok savaşmalıdır. Çok kazanmak isteyen, çok amiral batırmalıdır. İnsanlara karşı haklılık savaşı verecek kadar boş zamanım yok artık. Belki de sadece haklılığımdan eminimdir artık!
- 13 Ocak 2023, 22:03- Kafamın çok karışık, havanın çok güzel, bedenimin çok yorgun, Tanrı’nın ise yine olmadığı bir günden notlar.

