Bir çıkış yolu arayanlar için: Acı çekmeden intihar etmenin sekiz yolu

Birkaç ay sonra bu blog sitesini açalı dört sene olacak. O zamanlar İstanbul’da yaşayan ve bir şekilde oradan ayrılmayı kafasına koymuş, izinli olduğu bir sonbahar gününde ise ne yapacağını bilmeyen bir insandım. Yazılar yazıp durdum, yazdıklarımı tekrar tekrar okudum. Kimi zaman içerikleri sadece komik, kimi zaman depresif, kimi zaman da felsefi metinlerdi. Bilgisayarımın başına oturuyor, öylece içimi döküyor ve belli başlı insanların etkileşimleriyle birlikte her sıkıldığımda farklı şeyleri yazmaya devam ediyordum. Mekanlar, evler, şehirler ayağımın altından kaydı gitti, önce İzmir’e ve sonrasına Bodrum’a taşındım. Bir buçuk sene önceyse, insanları daha fazla güldürebilmek maksadıyla nispeten riskli bir hikaye kaleme aldım. Hiç de tahmin etmeyeceğim üzere o hikaye beni edebiyattan soğuttu.

‘Uyuşturucu kaçırırken yapılmaması gereken hatalar’ isimli öykümü yazdım ve o güne kadar benim yazılarımı takip eden insanları bir kenara bırakın, hayatında bir gazete manşeti bile okuduğundan şüphelendiğim insanlar dahi blog siteme girdi, o yazıyı okudu, bana mesaj attı, aradı, sokakta gördüğünde uzaktan ıslık çalarak yanıma koşturdu. Varoluşsal krizlerimi paylaştığımda dönüp ikinci kez bakmayan çevrem, konu uyuşturucu kaçırmak olunca sazan balığı gibi oltaya gelmişti. Edebiyata da işte bu yüzden küsmüştüm ki, o günden beri koca bir buçuk senede sadece küçük bir yetişkin masalı yazabildim. O hikaye ise beklediğim üzere kemik bir tayfa haricinde kimsenin dikkatini çekmemişti. Bu saatten sonra insanlığa ne yazabilirdim ki? Edebiyatımın amacı ne olabilirdi? Düşüncem odur ki, ne yazarsam yazayım on kişi okuyacak, on beş kişi okuyacak ama şu blog sitesine mavi metamfetamin formülü yazsam New York Times’a vesikalık fotoğrafımı koyacaklar.

Edebiyat karın doyurmaz ama kimyasal uyuşturucular… en azından bir süreliğine tokluk hissi verir.

Kendi içimde garip bir tecrübe yaşamış olabilirim fakat bunu kullanıp da sansasyonel başlıklar atarak, içeriğiyle konusu farklı yazılar yazacak değilim. İntihar ile alakalı bir yazı başlığı attıysam, elbette intihar ile alakalı şeyler yazacağım. Ancak-fakat bunu çevremde intihar etmek isteyen insanları bir blog yazısı kisvesi ile sarmaladığım pratiksel bir turnasol kağıdından geçirerek tespit etmek için de yapmayacağım! Açıkçası daha önemli olmasa da… başka işlerim var.

Bir insan olarak, etrafındakileri rahatlatıp hayat motivasyonunu yükseltebilen birisi değilim, ben, çatıya çıkmış o esmer garibanlara ‘Atla! Atla! Atla!’ diye ritim tutan beş para etmez, hiçbir şey olup bitmeyen hayatlarına bir macera çıkmasını bekleyen o insanlardan birisiyim. Eğer intihar edecekseniz edin, üzülürüm ya da üzülmem, o benim bileceğim iştir. Size verebileceğim tek söz de şudur ki, aylar sonrasında çok sarhoşken telefon numaranızı gözyaşları içerisinde rehberimden siler ve ‘Ne günler geçirmiştik be!’ diye iç çekip, ardından sesli bir biçimde peçeteye sümüğümü sümkürürüm. Yaklaşık 14 yaşlarımdan beri çevremde ölen her insanı istikrarlı bir biçimde bu şekilde yad ediyorum. Gerçekten aşamadığınız dertleriniz varsa lütfen işinde profesyonel deli doktorlarına başvurun, benim sekiz intihar yöntemime bel bağlamayın.

İntihar etmeden önce, şu tarz masalarda yad edilmeyeceğinizi hesap ederek hareket ediniz. Gerçi Kırmızı Tuborg’un olduğu bir sofrada Descartes’ten
Hz. Muhammed’e, Büyük İskender’den Arap Şükrü’ye kadar geniş bir kitlenin yas potansiyeli mutlak sıfır değildir.

Tarih ile gerçekten de derinlemesine ilgilenen bir insan olarak yine de size kimin zalim kimin gariban, kimin haklı kimin haksız olduğunu söyleyemem ama kesinkes belirtebileceğim bir şey var ki, tarih boyunca insan dediğimiz hücreler bütünü oldukça çile çekmiştir. Evrim ayrı sikmiş belamızı, devrim ayrı! Evrim kendi türünü, devrim kendi çocuklarını yiyip durmuş. Aradan geçen yüzlerce yıl sonrasındaysa bir bataklık içinde devinip duran yaşlı bir bizon gibi, bitmek tükenmek bilmeyen kanlı hengamelerle boğuşmayı bırakmaya karar veren insanlık, barışçıl bir dünyada yaşamak istemiş. Her nasıl olduysa dedelerimiz; teknolojinin, gelişmenin, stabilleşmenin tadını bir kez almışlardı. Zaten boşlukta akıp giden bu gezegende adamakıllı elli kadar ülke vardı, onlar da liselilerin okul çıkışında buluşup kavga etmesi gibi dünyanın dört bir yanında cephe cephe savaşıyor, bu durum da modern dünyanın nimetlerine tam olarak ulaşmamızı engelliyordu. Ayan beyan sürekli çalan o savaş tamtamları susmalı, sadece makinelerin çarkları şakımalıydı.

“Türkleri Balkanlardan sileceksin!”

Fransız Devriminden beri milliyetçilik akımlarıyla bölünüp duran dünya nihayet Hitler gibi bir manyak da yarattıktan sonra yaptığı şeyin saçmalığını anlamış ve yavaşça huzura kavuşmak için çabalamıştı. O günden sonra uzun bir süre insanlık olarak nispeten durulduk. Bıraktılar, yaptık, bıraktılar, geçtik, liberalleştik, hümanistleştik, milliyetlerimizi sanki beyaz bir atletmiş gibi tiksinerek üstümüzden çıkarıp attık, dünya vatandaşı olduk ve çeşitli festivallerde cigara dönüp, stage’de dans eden kızlardan hangisini o akşam düşürebileceğimizi düşündük. Peki ya bu durum sonsuza kadar devam edecek miydi? Kainatta hangi ‘şey’ sonsuza kadar devam etmiş ki? Öyle olmadığını anladığımızda, doğruyu yaptığından emin olan ama aslında çok da doğru yapmadığını fark eden her insan gibi ortada kalakaldık! Gözlerimiz fal taşı gibi açıldı ve birkaç on saniyeden sonra etrafımıza bakındık. Tamtamların sesi kulağımıza zor da olsa tekrar ulaşıyordu ve biz de rezonansını ciğerlerimizde hissediyorduk.

Ukrayna’yı Nato’da sileceksin!

Geçmişte yaşamanın ne demek olduğunu, hangi çağda hangi insanlar olabileceğimizi, nasıl davranabileceğimizi bilmek çok zor. O tarihleri analiz edip, üstünde düşünmekse çoğu kişi için sıkıcı birer tarih dersi gibi. Ancak-fakat insan gerçekten üstüne kafa yorunca ya da bir an dünyanın ışıltısı tam doğru açıyla insanın gözüne ilişince, insan yaşadığı dönemin gelecekte neyi ifade ve temsil edeceğini az çok görebiliyor. Sadece geçmişte yaşanmış ve artık olmadığını düşündüğümüz kimi şeylere günümüzde de rast geldikçe, insanlığın bugün yediği bokları yarın da yiyeceğini görebiliyoruz. Tekerrürü zamanın akışı zannedip, adına tarih demekle geçmişi kendimizden uzaklaştırarak içimizi rahatlatmışız ama yeni bir Hitler yaratmak her an için bir an meselesi!

Tarih tekerrürden ibarettir.

Gerçekler acıtır ama insanı yanılgıları öldürür. Size tarih üzerine bir ders vererek intiharınıza engel olamam. Sonsuz bir kainat sürecinde ufak bir kum tanesi olma farkındalığı, hayatın sürekli kuşak kuşak bu canlılara aynı şeyleri yaşatması, yaşamın yoruculuğu, tekdüzeliği, monotonluğu… açıkçası bunların hepsi sizi intihara biraz daha yaklaştıracak konulardan ibaret. Ancak-fakat sözümün arkasındayım, her şeye rağmen insanın kendisini öldürmesini sağlayacak esas gerçeklik, yanılgılarıdır.

İnsanın geçmişinin şu anki halinden daha güzel olması ya da bir nostalji mastürbasyonu olan 80’ler/90’lar/2000’ler özlemini bir kenara bırakacak olursak, eğer çok ama çok büyük bir derdiniz yoksa intihar, bir intihardır. Garip bir cümle oldu bu, biliyorum. Okuyanların ‘Bu yine ne saçmalıyor?’ diye kendine soracağını hayal edebiliyorum ve bu durum karşısında, sadece birazcık şaşı olduğu için günlük hayatta aptal olduğu zannedilen o insanların hüznü var üzerimde. Ama yine de söyleyemeden edemeyeceğim, intihar, bir intihardır. İntiharın gerçekten de bir intihar olduğunu anlayan insan önce şunu düşünsün: ‘Beni buna sürükleyen karanlık bir oda mı yoksa kör bir adam mı?’ Yanılgının yanılgı olduğunu fark ettiren esaslı sorulardan birisidir bu.

Adamlar kitabını bile yazmış! Yani adam derken, Ayşen Hanımlar falan filan.

Karanlık bir evrende yaşıyoruz, ışığın ulaşmadığı yerlerin yanında ulaştığı yerlerin hesabı bile yapılmaz. Karanlık bir dünyada yaşıyoruz, iyi insanların sayısı kötü insanların sayısının yanında solda sıfır gibidir. Karanlık bir bedende yaşıyoruz, bizi rahatlatan düşüncelerimizi üretmek için efor sarf ederken, kötü düşünceler beynimizde arsız birer yabani ot gibi bitiveriyor. Etrafımız karanlık, biz karanlığız, bir de üzerine binlerce insan arasında haklılık savaşı veririz. Kabul etmek gerek ki, haklılığımız uzaklaştırıyor bizi herkesten. O yüzden insan haklılığının değil, huzurunun savaşını vermeli. Sonrasında mutluluğun bile yalan bir duygu olduğunu açık yüreklilikle çözebiliriz. Haklılık mutsuzluk yaratır, mutluluk ise mutsuz olmadığımız anların bir yalanıdır. Bu karanlık odada huzurumuzun savaşını vermezsek, acısız bir ölümü düşlemekten başka bir şey yapamayız.

Karanlık bir odada yaşadığınız için mutsuzsanız, ona bir şey söyleyemem. Gıptayla baktığınız insanlar da başka bir karanlık odada yaşamaktan başka bir şey yapmıyor. Ama o karanlık odada, kör bir adamla savaştığınız için mutsuz iseniz, başka bir karanlık odaya geçmenizin zamanı gelmiştir. Zira karanlık; gören gözler için bir dezavantajdır, sen karanlık bir odada görmeye çalıştığın için yanılırsın ama karanlık, odanızdaki köre etki etmez.

“Open the door.”

Kör adamın savaşı zaten kendiyledir de, değneğini salladığı zaman bir et parçasına çarparsa onu düşman beller. O yüzden tek çare, odadan dışarı çıkmaktır. Kapının kolunu kavrar, indirirsin, kilidin dili boşa düşer, kapı yavaşça aralanır, bir ışık huzmesi dolar odanın içerisine. Kör adam hala farkında değildir, odanın bir hat halinde ışıkla dolduğunun! Sen ise yine dezavantajlısındır, karanlığa alışmış gören gözlerin bu sefer de körlüğün beyaz tonuyla tanışır. Açamazsın gözlerini, kaparsın. Kolunu gözlerine siper eder, alıştığın karanlığa geri sığınmaya çalışırsın. Geçici bir savunma mekanizmasıdır bu, karanlık bir odada bir körle dövüşmeyi bırakmanın huzurunu hissettiğin ilk anda ise gözlerini geri açar, kolunu aşağı indirir, parıl parıl parıldayan bir koridorda, kendine yeni bir karanlık oda aramaya başlarsın. Kimi zaman en acılı intihar yönteminden bile daha zordur bunu yapmak lakin eğer sorunun karanlık oda değilse, kör adamların yokluğu sana huzur verecektir. Tahminimce ölümden bile güzel bir resttir bu, bitirmek istediğiniz hayatınıza.


Yorum bırakın