Kendini kadın hisseden Müslüman bir erkeğin, cinsiyet değiştirme ameliyatı olduktan sonra kara çarşaf giymesi üzerine bir yazı yazmayı düşünüyordum ki, hayat o günlerde beni Tuğrul Abi ile karşılaştırdı. Tuğrul Abi her gün girdiğim site havuzumuzun yanındaki evde eşiyle oturan, kendi halinde yaşlı bir adamdı. Günün birinde yine havuza girmek için balkonunun önünden geçerken içtiği rakı kadehini kaldırıp bana doğru salladı, beni sofrasına davet etti. Ayağımda terlik, kıçımda deniz şortu, omzumda havlu ile, mental olarak da sadece ama sadece havuza girmek için hareket etmiş bir insan olduğum için onun bu nazik teklifini kabul edemedim ama bir anda bu teklifi nasıl reddedeceğimi bilemediğim için yanlışlıkla onu kendi evime, yarın rakı içmek için çağırdım. Bu durumun nasıl yaşandığı hakkında gereksiz detaylarda bulunmak istemiyorum ama anlayacağınız üzere klasik bir Mert Demir hareketiydi bu. Bu olay yaşandıktan sonra ‘Vardır bunda da bir hayır…’ deyip hayattaki yeni bir saçmalığıma kendimi hazırlamaya başladım.

Ertesi sabah kalktığımda aklıma ilk gelen ve bütün gün boyunca düşündüğüm tek şey, akşam Tuğrul Abi ile oturacağım sofraydı. Genel olarak yaş fark etmeksizin her tür insanla muhabbet edebildiğim için üstümde bir stres yoktu fakat birazdan anlatacağım üzere bu sofrada, her sofrada göremeyeceğiniz bir nüans bulunmaktaydı. Zira Tuğrul Abi birkaç sene önce operasyon geçirmişti, hastalığını tam olarak bilmiyordum lakin soluk borusunda, dış dünyadan da görebildiğimiz bir delik bulunmaktaydı ve ses tellerini tam kullanamıyordu. Havuz kenarında bana ‘Benim adım Tuğrul.’ derken, bana gelen ses ‘heim aım uğrruu.’ gibi bir şeye benziyordu. Beni lütfen yanlış anlamayın, insanların gerek genetik, gerek sonradan sahip olduğu özelliklerle kesinlikle dalga geçmiyorum fakat insan iletişiminin en temel ulaşım yolunu tam olarak sağlayamayacağım bir insanla oturup rakı içmek ve muhabbet etmek beni düşündükçe geren bir konuydu.

Gün içinde rakımı aldım, cacığımı yaptım, meyveler yıkayıp tabağa koydum ve bu süreç boyunca da Tuğrul Abi ile nasıl bir iletişim kuracağımızı düşünüp durdum. Bir ara aklıma, Tuğrul Abiye kağıt ve kalem verip söylemek istediği şeyleri yazmasını bile düşündüm. Normal konuşmalarda az çok anlaşabildiğimiz bir durumdaydık lakin rakı içerken konuşulacak konuları başka türlü anlayabileceğimi asla düşünmüyordum. Yine de bu şekilde cacık-erik-kağıt ve kalem gibi bir sofra hazırlığı yapmanın saçmalık olduğunu düşünüp bu fikrimi rafa kaldırdım. Kendimi sadece zamanın o her şeye ilaç gibi gelen mucizeviyatına bırakmaya karar verdim. Her şeyi mükemmel yapmaya, yaşanan her şeyin önceden düşünülmüş olmasına sarf ettiğim efor 28 yılda o kadar saçma yerlere gitmişti ki, bu zinciri 80 yaşında bir trakeostomi tedavisi görmüş bir insana karşı kırmak istedim. Kaldı ki başka çarem de yoktu. Öyle ya da böyle, bu adamla bir şekilde iletişim kuracak ve rakı içecektik.

Tüm sofrayı hazırladım, kendimi ayrıca hazırladım ve gidip Tuğrul Abiyi evinden aldım, benim evimin balkonunda oturduk ve rakı içmeye başladık. Muhabbet ilk başta normaldi, havadan sudan olabildiğince normal konuşmaya çalışıyor, konuştuğumuz konular üzerinden de ona espriler yaparak karşılıksız bir yaranma çabasıyla olayı yürütmeye çalışıyordum. Ancak onu gerçekten güldürebildiğim anlarda cebinden çıkardığı lokanta peçetesiyle gırtlağındaki deliğe biriken sıvıyı silmesi beni ilk başta şoke etmişti. Bu durumu sonradan sorun etmesem de 1-2 defa rakı içerken ‘Acaba ağzından içeri dökülen rakıyı görür müyüm?’ diye gırtlağına bakarken buldum kendimi. Sonradan soluk borusu ile yemek borusunun iki farklı insan organı olduğunu hatırlamamla birlikte bu çabamdan da vazgeçtim. Muhabbet bir şekilde ilerlemeye devam ediyordu, onun fısıltılarını resmen bir yarışma programında yarışan bir insan gibi tahmin etmeye çalışıyordum. Söylediği kelimeleri ilk anda doğru anladığım zaman heyecanlanıp ayaklarımı birbirine sürterek oturduğum koltukta hafif zıplamalar gerçekleştiriyor, söylemediği kelimeleri bir türlü anlayamadığım zamansa neredeyse ‘Yağrdım edin Memed Ali Beeey…’ diyecek kıvama geliyordum. Tuğrul Abi yer yer şen şakrak, yer yerse endişeli bu tavrımı gördükten sonra benden ellerinin de yardımıyla bir kağıt ve bir defter istedi.

İvedilikle Tuğrul Abiye bir kağıt ve bir kalem bulduktan sonra, Salvador Dali’nin resim anlayışı gibi duran rakı soframız bir anda farklı bir evreye varmıştı. Teklif etsem garip olur diye düşündüğüm bir çare, karşımdaki insandan istek olarak gelince çocuk gibi sevinmiş, bu hareketlerimi de hızlı beden hareketlerine çevirmeye başlamıştım. Bu saatten sonra isterse Tuğrul Abi roman yazsındı, ,’Okumayanın ta amına koyiim…’ derecesine gelmiştim.

Yaşları arasındaki fark ne olursa olsun iki erkek oturup muhabbet ediyorsa tabii ki futboldan bahsediyordu. 28 yaşında bir insan olarak 80 yaşında bir adamın da benim gibi düşündüğünü, Kerem Aktürkoğlu’nun aslında futbolcu olmadığını görmek beni çok sevindirmişti.

Yaşları arasında fark ne olursa olsun iki erkek oturup muhabbet ediyorsa tabii ki memleketten de bahsediyordu. Tuğrul Abi 1947 doğumlu olduğundan, 68 kuşağına üye olduğundan, Siyasal İslam’ın ne kadar kötü bir şey olduğundan, gençliği boyunca karış karış gezdiği Anadolu’da kara çarşafın olduğu ama türban diye bir şeyin olmadığını, son 40 senede türetilen farklı bir kavram olduğundan bahsetmişti.

Yaşları arasında fark ne olursa olsun iki erkek oturup muhabbet ediyorsa tabii ki dinden de bahsediyordu. Diğer iki konunun aksine Tuğrul Abi bu konuyu biraz kestirip atmıştı. ‘Yaşarken veremediği mutluluğu ölüm sonrasına erteleyen her din, umut tacirliği yapan organize bir dolandırıcılıktır.’ yazarak, zaten söylenebilecek her şeyin üstüne bir çizik atıp özeti geçmişti.
Bu konu dışında da bir sürü şey konuştuk Tuğrul Abiyle. Diş doktoruydu, İstanbul’da çok iyi bir numune hastanesinde baş hekimlik yapmıştı, o yıllarda Şişli’de bir ev 80 bin liraydı, 30 senedir Fenerbahçe yüksek divan kurulu üyesiydi, 1992 senesinde Bitez’e gelmişti ve oralar o zamanlar yarrak gibi yerlerdi. Hayat mecmuası hakkında konuştuk, Leyla Sayar hakkında konuştuk, zamanın efsanesi altın kaplama Dupont çakmak hakkında konuştuk, Adnan Menderes’in idamı hakkında konuştuk, Atatürk hakkında konuştuk, Siyasal İslam hakkında konuştuk, Gün Sazak ve Güven Sazak ile arkadaş olması hakkında konuştuk, Bafra sigarasının bir vakitler 90 kuruşa satılması hakkında konuştuk, bir zamanlar memlekette üretilen delikli madeni paralar üzerine konuştuk, Basri Dirimlili’nin kendi fotoğrafı önünde kalp krizi geçirerek ölürken onun yanında bulunması hakkında konuştuk, konuştuk da konuştuk… yani ben konuştum, o yazdı. Resmen tutanağı nakşedilen bir rakı sofrasının içerisinde buluvermiştim kendimi.

Bu durum, şimdi yaşayan ama gelecekte elbette ölecek bir insan hakkında bana bir tahmin yürüttürüyor…
Tuğrul Abi ile iletiştik de iletiştik… ben konuştum, o yazdı. 80 yaşındaydı ama gayet aklı başındaydı. Düşündüm, benim anneannem de bu yaşlardaydı lakin televizyonda firavun belgeseli çıktığı zaman Müge Anlı programı seyreder gibi tepkiler veren geri kalmış bir insandı. Kendi hayatımdaki yaşlılar ile karşılaştırdığım zaman Tuğrul Abi rakısını da sağlam içiyor, saygı kazanılacaksa onun da alasını kazanıyordu. Tüm bu hengamemiz bittikten sonra sarıldık, teşekkürleştik ve ayrıldık. Evet, üzerimden bir yük geçip gitmişti ama nedenini bilmediğim bir şekilde oldukça güzel geçip gitmişti. Derin bir nefes almış ve yaşamaya devam etmiştim.
Aradan günler geçti. Kendini kadın hisseden Müslüman bir erkeğin, cinsiyet değiştirme ameliyatı olduktan sonra kara çarşaf giymesi üzerine bir yazı yazmayı düşünüyordum ki, bir mesaj geldi telefonuma. ‘Fevzi öldü.’ dedi birisi, bir gece ansızın. Daha önce bu sitede içerisinde de kayıp ilanı vererek aradığım üniversite arkadaşımın vefatını öğrenmiştim. Bir süredir görüşmüyorduk ama kendimi garip hissetmiştim, boşluğa düşmüştüm. Ertesi gün de bir fotoğraf görüverdim.

Bu fotoğrafı gördüğümde içim cız etti ama bir yandan da dudaklarımın ucu yukarı kalktı. Biliyordum, Fevzi ile güzel senelerim geçmişti ve onun bu fotoğrafındaki duruşunu çözebiliyordum. Ağzına kadar girmiş kurumsal bir kameraya karşı yarı utanç, yarı gülünç bir tepki vermiş, kameraya gözlerini sabitlemişti. Bu fotoğraf onu hayatım boyunca hatırlayacağım son an değildi ama onu hayatım boyunca göreceğim son anıydı. Çoğu zaman var olmanın garip arzusu ve neşesiyle geçen hayatım, bu düşünceyle uzun zaman sonra var olmanın garip sancısıyla karşılaştı. Işıklar içinde yatsın, bir zamanlar beni çok güldüren, anısını; yaşadıkça bu sitede yaşatacağım sevdiğim arkadaşım…
Sadece birkaç gün arayla 80 yaşında yeni bir arkadaşım olmuştu ve 27 yaşında eski bir arkadaşım ölmüştü. Garip bir boşluğa düşmüştüm. Kendi hayatıma dair de bir sürü düşünceyle, bir sürü hissiyatla boğuşmaya başlamıştım. Bir tarafta 66 sene önce bir adamın idamını radyodan canlı dinleyen bir adam, diğer tarafta bu vaktin yarısını bile yaşayamamış başka bir adam vardı. Ben de bu iki adama tanık olan, başka bir adamdım. Evrende kum tanesi olmak ne zor işmiş.

Aradan birkaç gün geçti. Kendini kadın hisseden Müslüman bir erkeğin, cinsiyet değiştirme ameliyatı olduktan sonra kara çarşaf giymesi üzerine bir yazı yazmayı düşünüyordum ki, havuz başında olduğum bir anda Tuğrul abi gelip bana kendi yaptığı boğma rakıyı hediye etti. Teşekkür edip, elindeki su şişesini aldım. Bir süre muhabbet ettikten sonra da yanından ayrıldım, havuza girdim ve eve döndüm. Evde büyük bir merak içerisinde şişenin kapağını açtım, içindeki sıvıyı koklar koklamaz geçmişle buluşmuş ruhum bedenimin içine sığmaz oldu. Zira şişenin içi, seneler önce ölmüş babam kokuyordu.
Her şeyi hatırladım. Sadece babamın anason kokan nefesini değil, her şeyi! Kıyafetlerine sinmiş metal ve pas kokusu da değil sadece, her şeyi! Ellerindeki nasırları ya da tırnaklarının arasına yer etmiş endüstriyel yağ kalıntılarını da değil sadece, her şeyi! Gözlerini, bakışlarını, mimiklerini de değil sadece, her şeyi! Yürüyüşünü, duruşunu, üzülüşünü, gülüşünü de değil sadece, her şeyi! Kendimi bile hatırladım! Babasız bir Mert Demir’i değil, babası olan bir Mert Demir’i bile hatırladım o şişenin içindeki kokuda! Ellerim titreyerek bıraktım şişeyi mutfağın tezgahına. İşte şimdi hatırlıyordum, unutmak için çabaladığım tüm acılarımı, sancılarımı, gözyaşlarımı.
Hiçbir hazırlık yapmadım, Tuğrul Abinin verdiği rakıdan kendime bir duble koydum, balkona oturdum. İlk yudumda babamı andım, ikinci yudumda Fevzi’yi andım, üçüncü yudumda Tuğrul Abiye teşekkür ettim, dördüncü yudumumda sarhoş oldum. Çakırkeyif bakışlarım balkonun karşısındaki ağaçlara döndü, onları izledim. Peki ya şimdi ne yapacaktım? Ağaçlar karşımdaydı, ben de onların karşısındaydım. Evren içinde bir kum tanesi gibi, tüm bu acılara ve mutluluklara karşı ne yapmalıydım? Ağaçlar karşımdaydı, ben de onların karşısındaydım. Tüm bu gördüklerime ve duyduklarıma karşı şimdi ne yapmalıydım? Öylece devam etmeli, bir şeylere savaş açmalı, bir şeylerle barışmalıydım. Ağaçlar karşımdaydı, ben de onların karşısındayım! İşte onların karşısındaydı kanım, lenfim ve derim. Bu saatten sonra en fazla, ‘İlk defa da Don Kişot olmadım ki!’ derim.

